Fon vurgunları, savaşlar, gösterişler, kibirler, ekonomik darboğazlar, iflaslar...
Ve bütün bunların içinde kaybolup giden hayatlar.
Pencerenin açık olduğu ama nefes alamadığımız hayatlar.
Kalabalıkların içinde yalnızlaştığımız, söyleyemediklerimizi içimize attığımız, dışarıdan bakıldığında hiçbir şey yokmuş gibi devam ettiğimiz hayatlar...
İki kent arasında; birinin bilmediği, diğerinin artık tanımadığı hayatlar.
Putlar artık tahtadan ve taştan yapılmıyor İbrahim dediğimiz hayatlar.
Dünyadaki en korkunç yerin, sessizce kendi içinde iyileşmeye çalışan bir insanın zihni olduğu hayatlar.
Tam pes etmek üzere olduğumuz bir gecede, kafamızın içinde verdiğimiz savaşı zor da olsa kazandığımız, “O gecenin sabahına ben çıktım ama içimdeki kimseyi sağ bırakmadım,” dediğimiz hayatlar.
Başkalarına anlattığımızda “saçmalıyorsun” denilen ama gece başımızı yastığa koyduğumuzda susturamadığımız düşüncelerle geçen hayatlar.
Sonra, bir gün karşılığını bir dizi repliğinde bulduğumuz hayatlar.
Belki hepsi kurgu. Belki hepsinde biraz varız, belki sadece birinde. Bakalım, hangisinde rastlayacağız kendimize?
BİR SEVDADIR
Benim hayatımı yargılamadan önce:
Benim ayakkabılarımı giy. Benim geçtiğim yollardan, dağlardan, tepelerden, sokaklardan geç. Hüznü, acıyı ve neşeyi tat. Benim takıldığım taşlara takıl, sonra kalk ayağa, yeniden yürümeye başla. Benim gibi.
İşte o zaman benim hayatımı yargılamaya başla.
AYŞE
İnsan en çok, anlaşılmadığında yalnızdır. Söylediği duyulmadığında değil. Görülmeyen bir insan bir gölgeye dönüşür. Gölgenin bir sesi yoktur, yeri yoktur. Anlatmak, yazmak, hikâye etmek, insanın bu dünyada bir iz bırakma çabasıdır. O izi kim görür, kim siler, kim üstüne basar, anlamak mümkün değildir.
AFTER LIFE
Sürekli üzgünüm... Eski ben değilim. İçimdeki tüm iyi şeyleri kaybettim. Tüm mutluluğu... keyif almayı... Hiçmişim gibi hissediyorum.
İnsanlar biraz düzeldiğimi sanıyor. İdare ettiğimi sanıyorlar. Arada kederlenince geçici diyorlar. Ama değil. Artık hep böyleyim.
Diğer her şey numara, anladın mı? İyi değilim ama normal hâlimi hatırlayıp... onun taklidini yapıyorum. Ama ben buyum aslında. Yine normal olmak istiyorum ama güçlü değilim.
ÇARPIŞMA
Ben hep sevdiğim yerden vuruldum. Hep sevdiğim insanlardan yedim yumruğu. Ama bir şekilde hep ayağa kalkmasını bildim. Yani ayağa kalkmasını bildim ve kimseye çaktırmadım ama yolda yürürken, o yalnızlık var ya, o yalnızlık, o sahipsizlik... Bana çok koydu.
NUH TEPESİ
Kimse kimseye konuşarak bir şey öğretemez. Konuştukların değil, yaptıkların önemli. Ne yapıyorsun yani... Seni yaptıkların belirliyor.
Mesela senin hiç hayatında şey olmadı mı? Ulan ona öyle yaptık ama, keşke orada öyle yapmasaydım.
Kaç kişinin kalbini kırdın mesela?
Yani nasıl bencillikler yaptın mesela?
Hani pişmanlıktır demiyorum, belki de hani başka türlü yapabilirdim dediğin şey olmadı mı?
MEZARLIK
İnsana en çok acı veren şey yaşadığı kötü günler değilmiş. En güzel anılarıymış. Hâlbuki insan, normalde acıdan kaçmak için evrilmiştir. Peki o zaman söyle bakalım, insan neden acı vereceğini bile bile hep geçmişi düşünür?
KUZEY GÜNEY
Bak buramdayım, buram çok dolu. Burda bi taş var yani, konuşamıyorum çok fazla, o kadar sıkıntılıyım.
İyi bişey olsun ya benim hayatımda, güzel bişey olsun benim hayatımda, onu diliyorum.
ŞAHSİYET
Hep koşa koşa gittim herkese, vaktinden önce varırsam kıymeti olur diye düşündüm. Sonra anladım ki fazlasını verdiğin hiçbir yerde kıymetin bilinmiyormuş. Şu an kimse için bir şey yapmıyorsam, dün elimden geleni yaptığım hâlde nankörlük gördüğüm içindir. O yüzden koşmayı bırak, yürümüyorum bile.
GASSAL
Herkes mutlu, ben kaldım böyle. Herkesin her şeyi var, ben kaldım. Ne ölebildim ne beni yıkayacak birini bulabildim ne evlenebildim ne sevebildim ne sevilebildim.
HAYAT
Bazen aklıma şey takılıyor: Yani hep böyle, hep aynı yerde, ertesi gün ne olacağı belli bir şekilde, tekrar tekrar aynı şeyleri yaşayarak mı geçecek bir ömür diye... Sabah kalkıyorum, bir bakıyorum: Sabah, dünkü sabah. Dünkü sabah yarınki, o da ertesi yılda bir sabah. Öğlenler de öyle, akşamlar da öyle... Bazen kafam öyle karışıyor ki deliriyorum zannediyorum.
AMA
İlla her buhranlı dönemimizden bir verim mi almamız gerekecek? Bi kere de karakter acılar içinde süründüğü, hiçbir şeyin onu teselli edemediği yıllar yaşasın. Sürekli umut yeşertmeye çabalama, insanları yaşadıklarından olumlu sonuçlar çıkarmaya teşvik etme... Mal yerine koyuyolar bizi.
Bütün bunlar, sosyal medya cehenneminde bir yerlerde karşımıza çıkan bizler aslında... Yoksa yüzyıllar önce boşuna mı sordu Shakespeare:
“Kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,
Sevgisinin kepaze edilmesine,
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine.
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
Kim ister bütün bunlara katlanmak…”
Belki de hepimiz başka bir replikte, başka bir cümlede, başka bir yarada buluyoruz kendimizi. Başkasının söylediği bir sözde duyuyoruz kendi sustuklarımızı.
Sonra biri çıkıp “Nasılsın?” diye soruyor. “İyiyim,” diyoruz.
İyiyim lan, iyiyim. (GİBİ)
Ama size bir şey söyleyeyim mi?
Bizde cam kırılıncaya kadar kırılgandır, kırılınca keskinleşir.

