Ve bunun için hiç üzgün değilim. Zira kendime verilmiş bir sözün, çizdiğim bir ilkenin, belirlediğim kırmızı çizgilerin bir sonucu bu.
Ben, Türkiye’de birinin kimin adamı olduğunu pek bilmem. Hangi politik yapılanmanın kimlerle iş tuttuğunu bilmem. Bürokraside kim kimin adamıdır, ilgilenmem. Şaka yaptığımı zannedeceksiniz ama isimlerini sayabildiğim bakan sayısı 5-6 falandır. Bu dönem Meclis’te şahsen tanıdığım vekil sayısı da 10 falandır maksimum.
Niye böyledir bu?
Bunun birinci ve en önemli nedeni benim bir muhabir ya da gazeteci olmamam. Haberin peşinde değilimdir ben. “Olan, gerçekleşen haber”in yorumlanmasından kazanıyorum ekmeğimi. Köşe yazıyorum ben. Yorumcuyum. Ve yorumlamak için bir şeyin olmasını beklerim.
İkincisi de şu. Birinin adamı, bir çetenin üyesi, bir politik organize olma biçiminin yancısı olmak karakterime uygun değil. Doğru bildiğimi rahatça söylemeyi ve bir bagajımın olmamasını hayatımın en önemli ilkelerinden biri olarak kabul ediyorum. Sözümü söylerken bir bagaj oluşturmak isteyeceğim son şey olur yani.
“Kimin adamısın?” sorusu çokça karşılaştığım bir soru. Bu soruyu anlayışla karşılamaya başladığımı bile söyleyebilirim. O kadar çok “birinin adamı” var ki Türkiye’de, ister istemez soruyor insanlar bana da.
Kimin adamıyım peki? “Parlak bir fikir olarak Türkiye’nin, geleceğin sahibi olan Müslümanların ve bu iki mesele için gayretine şahit olduğum Recep Tayyip Erdoğan’ın adamıyım” desem artistlik yaptığıma hükmedeceksiniz ama elimde bir başka cevap yok.
Birbiriyle itişip durarak kendilerine alan açmaya çabalayan politik figürler bende epeydir acımayla karışık bir tiksinti oluşturuyor. Dolayısıyla hiçbirinin adamı olmayı yakıştıramıyorum kendime. Hem ayrıca “entelektüel bağımsızlığım” ve “itiraz kültürüm” bunu yapmama bir şekilde engel oluyor.
Sürekli doğru bildiğimi söylemek (elbette her söylediğim doğru olmasa da) beni bir miktar “tehlikeli uyruk” yapıyor ve doğrusu ben bu uyruğumdan çok memnunum. Çünkü atam Yunus Emre’den öğrendim o ilkeyi: “Ya ben öleyim mi söylemeyince.”
Bu, burada bir dursun.
Allah bizi bir nehirle imtihan ediyor. Ve bize ayette diyor ki: “Bir avuç hariç olmak üzere kim o nehirden su içerse Talut’un tarafında değildir, yani benden değildir.”
O sudan kana kana içip “Allah’ın adamı, Allah’ın tarafı” olmak çok zor. O su orada öylece gürül gürül akarken uzanıp kana kana susuzluk gidermemek daha da zor. Ancak en zor olanı o sudan kana kana içip kendisine bir şey olmayacağını düşünen insanların hazan yaprağı gibi döküldüğünü görmek. “Şöyle içersek bir şey olmaz herhalde” diyor ve yıkılıyor. “Şunun içtiği gibi içmesek de şu şekil içsek olur herhalde” diyen yıkılıyor. Nehrin kendisi yıkıcı çünkü. Bunda anlamayacak ne var?
Hadi diyeceğimi de diyeyim madem. Fon meselesinde kimin kimle hareket ettiğini bilmiyorum. Kim kimin adamı bilmiyorum. Kim hangi parayı götürmüş, hangi operasyonu kiminle organize etmiş, bilmiyorum. Kim kiminle niçin kavga ediyor, inanın onu bile bilmiyorum. Soruşturma genişledikçe hepsini sizinle birlikte öğrenmeyi umut ediyorum.
Dolayısıyla beyler, kavganız neyse onunla hiç ilgileniyorum. İlgilenmeyeceğim de. İçtiğiniz suyun hesabı var ve siz de yetişkin, mükellef birileri olarak bunu biliyorsunuz.
Kavganızla değil, Türkiye ile meşgul olmayı tercih ediyorum. Adamınız olmaktansa o nehire tenezzül etmemeye çalışıyorum. Bunun da bir “erdem” olduğunu da düşünmüyorum. İnsan kalmaya çabalamanın ilk adımına “erdem” denmez zira. Ama insan kalmanın ilk adımını pas geçip bir de üzerine had bildirmeye çabalayana rahatlıkla “hadi lan oradan ahmak” denir. Ben de onu diyorum sadece.
O da artık eskisi kadar çok değil.
Yine rahmetli Muzaffer Ozak hazretlerinin dediği gibi bitireyim: “Bilmem anlatabildik mi?”

