“Zorunlu modernler” olarak Müslümanların gözü de artık sadece tarz-ı kadim İslam sanatının kurduğu görme dünyasında yaşamıyor; fotoğrafın, perspektifin, sinemanın, ekranın, reklamın, müzenin ve dijital imgenin oluşturduğu
modern görsel rejim
in içinden bakıyor. Dolayısıyla bu durum, bunların icra sahalarından en etkilisi olan Batı sanatına uğramamızı gerektiriyor. Fakat Batı’yı
ölçü almak
için değil; bugünkü gözümüzün nasıl kurulduğu
nu doğru anlayabilmek için... Daha öz bir söyleyişle bu uğrayışımız şimdi
yi kavrama maksadına hasredilmiş bir tenezzül
dür, sanatı sadece Batı’dan öğrenmeye kalkışanlarınki gibi bir tezellül
değildir. Bu minvalde hemen Heidegger, Mondrian, Klee, Kandinski, Deleuze, Merleau-Ponty, Benjamin, Man, Didi-Huberman, Gadamer, Nancy, Rank ile Rancière’nin isimlerini zikredebilirim. Ancak tekrar belirtmeliyim ki bu uğrayıştan maksadımız, İslam sanatı ile Batı sanatını
mukayese etmek
için değil, kendi nazarımızın sıhhati
esasında başka görme rejimleriyle karşılaşmak
içindir. Bundan ve İslam sanatı temalı önceki yazılarımızdan hareketle şunu önce şunu tespit ediyorum: Eğer sanatın ilk kuruluşunda “kendimizi” değil de Batı’yı esas alsaydık, bu kuruluşu daha baştan ve yoğun biçimde seküler bir düşünme tarzı belirleyecek; farkında olmadan -Rabbimiz muhafaza buyursun- İslam sanatını Batı estetiğinin sorularına cevap veren bir nesne hâline getirme tehlikesiyle karşılaşacaktım.
Dolayısıyla artık şu konuda mutmainim: Her sanatı kendi inanç, doğuş ve kültür şartları içinde anlamanın doğruluğuna inanarak, İslam sanatına dair değerlendirmelerimizde önce kendi bilgi ve kavram dünyamızdan hareket ediyor; ancak günümüzde ilgili meselelerin daha iyi anlaşılmasını sağlamak maksadıyla bu sanatın karşıtlarına ya da başka görme biçimlerine de uğruyoruz. Bu hareketimizde Batı sanatının öncelik taşıması ise onun modern zamanda çoğu kez bizim aynamız ve belli konularda karşı karşıya geldiğimiz bir sanat ideolojisi olmasındandır.
Bunun, söz konusu tutum ve yaklaşımımızı daha anlaşılır ve kendi içinde daha tutarlı kıldığına inanıyorum. Çünkü Batı sanatının, özellikle 19. yüzyıl sonrasındaki önemli bir damarında, müşterek bir “hakikat zemini”nden ferdî tecrübe ve yorumun merkezîleştirilmesine doğru güçlü bir yöneliş vardır. Böyle olunca sanat eseri de kimi zaman “ortak bir idrak terbiyesi”nin taşıyıcısı olmaktan çıkarak sanatçının öznel kırılmalarının, psikolojik gerilimlerinin yahut teorik arayışlarının ifade alanına dönmekte, ardından eleştirmenler, küratörler ve sanat simsarları devreye girerek bu öznel alanı çeşitli kavramsal sistemlerle açıklamaya çalışmaktadır. Batı sanat nazariyesinde çoğu zaman karşılaştığımız, eserin kendisinden daha geniş bir alan kaplayan spekülatif ve cilâlı söyleyişlerin büyük bir kısmının da bu zeminde ortaya çıktığını düşünüyorum.
BU nedenle modern estetikte “yorum”un zaman zaman eserin önüne geçmesi nedeniyle, bazen tabloyu anlamaktan çok, tablo hakkında kurulmuş teorileri anlamak gerekiyor. Hatta kimi zaman eserin kendisi son derece sınırlı olduğu hâlde etrafındaki yorum katmanları alabildiğine genişliyor. Böyle bir durumda ister istemez “hakikat”in yerine bir “yorum ekonomisi” kurulmaya başlanıyor.
Buna karşılık İslam sanatlarında -özellikle hat, tezhip, mimari, musiki ve geometrik kuruluşta- ferdî maharet ve deha elbette yok sayılmamakla birlikte sanatın nihai maksadı sanatçının “kendini ifade etmesi” değildir. Eser, bakışı terbiye eden ve idraki bir nizama yönelten bir vasıta olarak belirir. Sanatçının psikolojik biyografisinin vitrini olmaktan ziyade bir intizamın, ölçünün ve edeple kurulmuş bakışın tezahürüne dönüşür.
Bu nedenle tarzı- kadim Müslüman sanatlarında esas olanın “yorum sınırsızlığı” değil, “mananın derinliği” olduğunu söyleyebiliriz.
Yine de Batı sanatına şimdiki zamanın tanıkları olarak uğramamız hem gerekli hem faydalıdır. Çünkü bazen başka bir medeniyetin yaşadığı kırılmalar, bizim kendi sahih kavramlarımızı ve kabullerimizi de daha
görünür
hâle getirebilir.Mesela
Piet Mondrian
vb. isimlerde, modern Batı’nın parçalanmış estetik zemini içinde dahi yeniden “düzen”, “ölçü”, “saf form” ve hatta ihtiyatla söylersek bir tür “seküler metafizik” arayışının izleri görülebilir. Nitekim kimi modern ressamlar, modernliğin çözdüğü bütünlüğü sanatın kendi imkânlarıyla yeniden kurmaya; görünüşün dağınıklığının ardında bir düzen, nispet ve birlik bulmaya çalışmış gibidirler.Mondrian’ın doğal gerçeklikten
soyut gerçek
liğe yönelişi de tam burada üzerinde durulmaya değer bir örnektir ve bizim için Batı sanatının en verimli tarafı da burası olabilir: Onu bir “hakikat merkezi” olarak değil, modern insanın idrak krizini gösteren bir laboratuvar gibi okumak…
