Haftalardır salı günleri Tolstoy’un Anna Karenina romanı üzerinden yazılar yazıyorum. Okumayanlar için uzun görünüyor, ama okuyanlar zihin açıcı olduğunu söylüyor. Ben de onlara inanarak yazdıkça yazıyorum.
Geçen hafta İstanbul’a dönen, İstanbul’a döndüğü için sevindiğim üstadım Mustafa Kutlu ile konuştuk. “Ne kadar uzun yazıyorsun, kim okusun o yazıları?” dedi.
Yazdığımız yazıları kimin okuduğu mühimdir elbet. Mustafa Abi “Artık kimse bir şey okumuyor” dedi ve Erzincan kitapçıları üzerinden “sahadan” bilgiler verdi. Ben de kendisine mahallemde karşılaştığım “okuyan çocuklar, gençler, yaşlılar” üzerine gözlemlerimi, onların “okuma/kitap satın alma” hikâyelerini aktardım.
Hikâye demişken… Ertesi günü İş Bankası Yayınları’nda uzun saçları beline gelen bir genç kız ile karşılaştık. Oradaki görevli ile kitaplar üzerine yaptığımız sohbetten etkilenerek elindeki iki kitaptan hangisini tavsiye edebileceğimi sordu. Namık Kemal’in İntibah’ı mı yoksa Hüseyin Rahmi’nin Şık’ını mı? Hikâyenin gerisi bende saklı kalsın.
Yazdığım yazıların “çok” okunmadığını en başından itibaren biliyorum. Herkes okusun diye bir derdim yok. Elbette yazdıklarımızın muhatabına ulaşmasını isteriz. Ancak süte su katmadan ve bir kaşık mayamızı temiz tutarak.
En başından beri neden o konuyu değil de bu konuyu yazdığımı bilerek işe koyuldum. Romanlar üzerine uzun yazılar yazarken de ne yaptığımı biliyorum elbet. Gazetede yazdığım yazıları kitaplaştırmıyorum. Bir dosya açıp onu gazetede parça parça yayımlıyorum.
Dosyamı çalışıp yazıları gazetede yayımlarken bu yazıları kimlerin okuduğunu ve nasıl okuduğunu da dönem dönem öğrenme şansım oluyor.
Tevafuk bu ya tam da Mustafa Abi ile konuştuğumuz günün akşamında WhatsApp üzerinden şu mesajı aldım:
“Sabah yazınızı okuduğumdan beri, geçen haftaki yazınızdan beri neler neler anlattım size. Anna Karenina’yı Lise 1’de okumuştum. İstanbul’da hastane odasında annemin başında refakatçi iken... Bir ay boyunca, altı kişilik koğuşta, sandalye üzerinde. Bunalmıştım. Bir asistan Anna Karenina romanı hediye etti. O yorgun günlerde pek bir şey anlamamıştım. Yıllar sonra 2. cildiyle birlikte satır satır çizerek okuduğumda, karakterlerin bakış açılarıyla değerlendirdim hayatı.
Yazılarınız o kadar değerli ki... Hikmet diyorum. Hakikat... Görülmeyeni görmek... perde arkasını, satır arasını okumak... Dua ettim size... Yarabbi kalemine, gönlüne, zihnine bereket, hikmet nasip et diye... Ara verip gazeteye tekrar döndükten sonra yazılarınız bambaşka... Cümleler, düşünceler... İlahi yardımını esirgemesin sizden ve hakikate âşık olanlardan...
Romanın karakterlerinden, insanın fıtratını keşfetmek, oradan da Tolstoy’un hayatının ana düşüncelerine ulaşmak. Yıllar önce okuduğum Tolstoy’un Günlükleri kitabını aldım elime, altı çizili yerlerine baktım biraz önce... Yazılarınız nerelere ulaşıp, hafızaları tazeleyip, yepyeni fikirlerin doğuşuna vesile oluyor bir bilebilseniz... Sizi muhabbetle kucaklıyorum.” S.E./Manisa
Sosyal medya platformu X’te de her hafta roman üzerinden yazdığım yazılara dair görüş beyan eden iletiler olur. Ben de bu iletileri itina ile cevaplarım. Bazılarını e-posta adresimi vererek uzun uzun yazmaları konusunda teşvik ederim.
Uzun yıllar Almanya’da yaşadıktan sonra Türkiye’de evlenen, Anadolu’nun küçük bir kentinde yalnızlığını kitapların atmosferi ile şenlendiren iki çocuk annesi okuyucumdan şöyle bir mesaj geldi:
“Tolstoy'un bu eserini yıllarca aşk romanı olarak biliyordum. Sizinle okumaya başlayınca, içinde sonsuz imgelerin olduğunu keşfettim. Levin karakterinde emeği yoğun şekilde hissediyoruz, doğayla iç içe oluşunda. İşçileriyle ritmik bir şekilde ot biçmesi, ter akıtması, sonunda teneke maşrapasında ılık, otlu suyu içip, ekmek lapası yemesi, eşsiz ve büyüleyici anlatılıyor. Levin insanların ellerinden, tırnaklarından da kimin emekçi olduğunu anlıyor. Ayrıca evliliğe de daima sıcak bakıyor, başka evlilikleri de gözlemliyor. Emeğin sömürülmesine de karşı, zira Oblonski'nin ormanı ve ağaçları çok ucuza satmasını eleştiriyor.
Dolli karakterinde ise emeğin görülmemesi, takdir edilmemesi var. Bedensel yükten ziyade, gönül yorgunluğu onu harap ediyor. Anne yalnızlığını tüm dehşetiyle yaşıyor.
Bir erkek yazar olarak Tolstoy'un, kadınların iç dünyasını büyük bir incelikle dile getirmesi muazzam. Bugün de anneler yine yalnız ve yorgun, hangi sınıftan olursa olsun. Çocukların terbiyesi, evin düzeni anneden sorulur. Fakat emek olarak görülmüyor.
Tolstoy sanki emeğin sömürülmesi/itibar görülmemesi ve bunun sancılarını işlemiş. Bugünümüzü görmüş gibi. Bizden sonra yetişenler, bir şeye emek vermenin ne olduğunu bilmiyorlar. Her şeyin otomatik makine gibi önüne geldiği yanılgısı var. Fakat aradaki emek gücü yok, manuel olan yitip gitti. Basit bir çorba nasıl bir emekle sofraya gelir, bir evin döngüsü nasıldır, bilinmiyor. Üstüne takdir edilmeyince, basit bir iş bile yük olur. Böyle olmaması için ne kadar çaba sarf ettiysem de kendi çocuklarım da bundan nasibini aldı, maalesef. Sizi bu konuda destekleyen arkanızda kimse yoksa, yapayalnız kalıyorsunuz. Beni endişelendiren bir bu emek konusu, bir de gerçek hayatı gösteren nitelikli romanların okunmaması. Hepsi demode oldu. Teknoloji ve modern hayat bu arayı nasıl kapatacak?” U.A./Kastamonu
Okuyucularımla birlikte romanın satırlarında yürürken yürünen yol neticesinde hayatımızın değişeceğini beklemiyorum elbette. Ben dikkatin peşindeyim, dolayısıyla bir konu vesilesi ile “birlikte dikkat kesilme”nin kıymetine maya çalmaya uğraşıyorum.
Kitleler bir şey yapınca her şey olsun ister. Bir kitap okuyunca hayatı değişsin ister.
Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanı “Bir kitap okudum, hayatım değişti” cümlesi ile başlar. Okuyucu da elinde tuttuğu kitabı bitirince hayatının değişeceğini düşünerek merak ve heyecanla ilerler satırlarda. Bilmediği yerler, bilmediği adamlar ve kendisini “o kitap ile tanıştıran güzel kız”ın peşi sıra o otobüsten bu otobüse yolculuk... İstanbullu, annesi ile birlikte yaşayan genç adam, Anadolu’yu bir dizi cinayet ve bayilik toplantıları arasında tanır. Nasıl tanır? Yakup Kadri’nin Yaban’ındaki subay gibi mi? Hem evet hem hayır.
Son birkaç yıldır hiç kimsenin hayatı bir kitap okuyarak değişmiyor. Ama hayatına anlam katmak için insanlar yüz yüze ya da çevrim içi okuma atölyelerine üye oluyor. Şöyle bir baktım neredeyse her yazarın çevrim içi ya da dışı bir okuma atölyesi var. Karşılaşma zamanları ve karşılaşma mekanları önemli.
Bizde okuma grupları pandemiden bu yana artış gösterdi lakin batıda iki yüz yıllık geçmişinden bahsetmek mümkün. İnsanlar bir vesile ile bir araya gelmek için bir kitabın atmosferine sığınıyor. Bu atmosfer filmlere de konu oluyor. 2018 yapımı Patates Kabuğu Turtası Derneği (orijinal adı The Guernsey Literary and Patato Peel Pie Society), savaş şartlarının yoksulluğu ve yoksunluğu ile boğuşan insanların kitap okumak için bir araya gelişlerini anlatan tarihi, romantik bir film.
Velhasıl aradaki mesafeye rağmen ortak zevki olan az ama öz okuyucularım için bir romanın sayfaları aracılığı ile dikkate maya çalmaya çaba gösteriyorum. Dikkati olmayan insanın rikkati olmaz. Dikkati olmayan insanın tefekkürü olmaz.
Yazıyı bitirirken sizi bir kitaba yönlendirmeyi ihmal etmeyeyim. Dikkat ve rikkat bahsi Byung-Chul Han’ın Tanrı Üzerine Konuşmak isimli kitabında, Simone Weil metinleri aracılığı ile muhteşem bir şekilde ele alınıyor.

