Kategorik olarak bir ülkeyi tümden ‘sevmemenin’ şapkasını uçurduğu liberallerdenseniz, böylesi önerme tüylerinizi diken diken edecektir. Elbette kastedilen ‘İsrail Devleti’nin varoluş kabulleri’, buna yasladığı dış politikalarıdır. Ama, ‘baştakiler kötü, arddakiler iyi’ türünden ‘çiçek çocuk’ numaralarını da yutmayalım. Netanyahu gitse de kalsa da devlet kodları değişmeyeceğinden, bölge İsrail rezilliğiyle uğraşmaya devam edecek. Netanyahu gittiğinde, Tel Aviv’e daha makûl hükümetlerin oturacağını varsaymak, ‘ılımlı’ yönetimlerin dahi ilk boşluk anınızı kollayacağını görmemek herkese garip gelmeli…
Ki Türkiye, uzun yıllar boyunca İsrail’le özel ilişkiler geliştirmiş, devletin tüm güvenlik kurumları üzerinden bağlar kurmuş bir ülkedir. Bugün dahi İsrail muhipleri çoktur bizde. Konjonktür gereği sesleri kısık da olsa, işte son, Türkiye sınırına 3 dakika mesafedeki İdlib-Ebu Zuhur Askeri Üssü’nün vurulmasının ardından gördük ki, çıkıp, “saldırıyı Türkiye’ye yönelik göremeyiz” mealinde açıklamalar yaptılar. Bizzat Netanyahu çıkıp söylediği halde…
Sözde reel-politik adına yapılan bu tür okumalar, İsrail’in bölgeye bakışında Türkiye’yi en kibar ifadeyle, “risk” saydığı gerçeğini perdeliyorsa ‘sorunlu’ saymak zorundayız…
***
Muhakkak şu da doğrudur, önemlidir; yaklaşan İsrail seçimleri Netanyahu için ölüm-kalım meselesidir ve mevcut anketler şu an partisinin ikinci sırada, yani ülke kamuoyunda hâlâ karşılığı bulunduğunu gösteriyor. Bunu besleyecek herhangi iç-dış gelişmeyi teşvik etmek Netanyahu için zerre sorun değildir. İdlib’e yönelip, Türk sınırına dayanan İsrail uçaklarını Türkiye vursa veya engelleseydi, hadi Büyükelçi Tom Barrack’ın kelimeleri ile söyleyelim, “Türkiye makûl bir karşılık hazırlasaydı”, Netanyahu bunu içeriye kaça satardı?
Barrak demişken, onun açıklamlarında da bir gariplik var; Barrack’ın yukarıdaki sözlerinde, İsrail saldırısı kapıya kadar gelmişken, gerekçesi boşken, Türk savunma sistemleri uçakları fark etmişken, Ankara’nın “sınırlı bir önleme” yapmasına sessiz kalacakları iması hissediliyor! İlginç değil mi? Türkiye cevap verseydi bunu aşırı veya gayr-ı meşru sayacaklarına dair hiç ima yok. Kelime, “reasonably”, “makul biçimde”. ABD için bu saldırı, “aşırı”, “gereksiz”, “istihbari açıdan yanlış”, “ABD çıkarlarına hizmet etmeyen”dir. Tabii “makûl” aşılırsa, karşısında ABD’yi bulur ihsası da açıktır…
Türk sınırı ihlal edilseydi karşılık verilmesi kesindir, ona şüphe yok. Ancak “sınıra gelme” ve aralarında savunma anlaşması da bulunan komşu ülkeye yönelik saldırıya karşılık verilseydi bunun zemini vardı. Ankara’nın sakin duruşu, tetiği ezmemesi, tuzağı, gel-geli görmesindendir…
Nitekim, İletişim Başkanlığı’nın, “Netanyahu’nın Türkiye düşmanlığını siyasi anlamda bir can simidi olarak gördüğüne” dair tesbiti tam bunu anlatıyor. Öte yandan bu açıklamada da ilginç bir vurgu var; “… Netanyahu gibi figüranların, bölgemizde barış ve istikrarı baltalama oyunlarına gelmeyecek kadar tecrübe sahibiyiz” cümlesindeki ‘figüran’ın anlamı ne? Adı üstünde ‘İletişim Başkanlığı’. Rastgele kelime seçemez. O halde, ‘jön kim’? Barrack’ın açıklamasını mı atıf yapıyor?
Trump hükü-metinin ve iktidar üzerinde nüfuz sahibi seçmen kitlesinin kimi fraksiyonları, Türkiye üzerinden İsrail’i hizaya getirmek istiyorsa hiç kusura bakmasınlar. Kendi pisliklerini kendileri temizlesinler. Ankara’nın İsrail’i terbiye formülü, bölgesel denklemler ve dış politika mesaisinden ilerliyor. Doğrusu da budur…
***
İsrail saldırısını ve Ankara’ya mesajını okurken bir başka ilintiye, zamanlamaya da dikkat çekmeliyiz; Türkiye’nin Akdeniz ve Adalar Denizi’nde iki bölgeyi milli deniz parkı ilan etmesi, Yunanistan’da büyük rahatsızlık yarattı. Diplomatik ayakta ilk koştukları adres Avrupa Birliği oldu ama askeri ayakla da İsrail’e koştular. Yunanistan Genelkurmay Başkanı’nın saldırı zamanlamasıyla İsrail’de ağlaması odur. Yani İsrail girişiminin tali bir nedeni de Atina üzerindeki Türk baskısını hafifletmek diyebiliriz…
Başka hesaplar da var, herkes yazıyor zaten; Suriye’deki Türk etkisini kırmak, askerî yapılanmasına izin vermemek, ABD gözetimindeki Türkiye-İsrail çatışmasızlık mekanizmasına rağmen tek taraflı güç kullanabileceğini vurgulamak, bölgede gelişen İsrail karşıtı kimi zaman aleni kimi zaman zımnî koalisyonları bozmak, İsrail seçimlerini yazdık ama şunu da ilave edelim, bu olaylar yüzünden biz Ekim’e bakıyoruz ama onlar da Kasım’a, ABD ara seçimlerine bakıyorlar, vs…
***
Dönelim, İsrail’le baş etme yöntemlerine. Türkiye’nin bu sorunu, bölgesel denklemler ve dış politika üzerinden ele aldığını söyledik ve “bölgesel bağlamda” vurduğu en ağır darbe, “Türkiye-S.Arabistan-Pakistan paktı”dır. Bu ittifakın Mısır ayağı tamamlanırsa ki, Kahire’nin geri durma nedenlerini de burada işledik, dörtgen tamamlanmış, İsrail’in, Akdeniz dahil daraltılması tamamlanmış olacak. Ama şunu sabitleyelim; Pakt, “İbrahim Anlaşmaları”nı bu konjonktürde, şu an için ve ilk haliyle bitirdi!
Anlaşmanın geniş okumasını, küresel teraziye vurulmasını sabahlara kadar yapabiliriz. Ancak bölgesel anlamı şu sırayı izlemeye devam ediyor; İran savaşının ABD yenilgisiyle sonuçlanması ve bunun yarattığı komplikasyonlu da olsa bir barış yolunun, ‘dağınık bırakma’ dahil, kurulması, Gazze-Filistin sürecinin ilerlemesi, Netanyahu’nun iktidardan gitmesi, Trump’ın Kasım seçimlerinden ‘topallamadan’ çıkması, nihayet Türkiye-İsrail’e, “buyurun bakalım, artık bitsin bu gerilim” denmesi…
Ankara’nın yaptığı da, o an geldiğinde, İsrail’in “kulak memesi kıvamında” olması. Siz o zaman ne diyeceksiniz, o da bir başka meraktır…

