Fas-İspanya seyahatimiz bütün hızıyla sürüyor…
Gözümüz kulağımız Gazze’de. İspanya, Gazze’ye hepimizden daha çok sahip çıktı. Biraz bunun sebeplerini de araştırıyorum ben kendi adıma İspanya’da terra incognita’ları (keşfedilmemiş kıtaları) keşfe çıktığımız bu görece uzun soluklu seyahatimizin İspanya ayağında.
Aslında biz İspanya’ya değil Endülüs’e geldik. Başka Endülüsler yaşanmasın için Endülüs’ü bütün yönleriyle iyi tanımamız lazım.
Beytullah Yıldız kardeşimin Aşk-ı Turquaz’ı ile çıktığımız Fas-İspanya seyahatimizin ilk gününü MTO Kahramanmaraş ekibimizden Mehmet Kahraman kardeşim yazdı. Bugün yazısının ikinci bölümünü sizlerle paylaşıyorum. Merakeş’in ruh haritasını çıkarıyor esmer kardeşim coğrafyasından, taşından toprağından yola çıkarak… Çok çalışkan ve üretken biri. Kalemi de gördüğünüz üzere müthiş akıcı ve edebî.
Güzel bir ekiple çıktık yola… Çok lezzetli, kardeşlik ve keşif dolu bir seyahat yapıyoruz. Mehmet kardeşimin kalemi biraz önce de değindiğim gibi çok temiz, su gibi akıyor. Güzel bir yazı oldu bu. Keyifli ve zihin açıcı okumalar…
***
Ve her gittiğim yerde biraz daha anlıyorum:
İnsan bazen dünyayı dolaşmaz.
Kendi medeniyetinin izlerini takip eder.
Ben de nereye gitsem, inancımın, hafızamın ve medeniyetimin gölgesi peşimden geliyor.
Çünkü bazı bağların haritada karşılığı yoktur.
Onları insanın hafızası çizer.
Sonra Kütübiye Camii’nin gölgesinde duruyorum.
Kitaplar…
Âlimler…
Şairler…
Yüzyıllar…
Kütübiye’nin minaresi göğe yükselirken, insan ister istemez ilmin şehirleri nasıl birbirine bağladığını düşünüyor.
Tam da o sırada Cahit Zarifoğlu’nun dizeleri geliyor aklıma:
“İçim ey içim bu yolculuk nereye
Yine bir şehrin ölümünü başlatır gibisin.”
Bu yolculuk nereye?
Bir şehirden başka bir şehre mi?
Yoksa kendi hafızamın daha derinlerine mi?
Belki de ikisine birden…
Kadı İyaz…
Merakeş’in ilim ve irfan hafızasında önemli bir isim.
Onun adını burada düşünürken Maraş’a dönüyorum.
Malik Ejder…
Çünkü bazı şehirlerin arasında görünmeyen bir yol vardır.
Bu yol bazen kitaptan kitaba, âlimden âlime, şiirden şiire uzanır.
Bir coğrafyada yetişen ilim, başka bir coğrafyada yankılanabilir.
Bir şehrin sözü, yüzyıllar sonra başka bir şehrin insanına dokunabilir.
Belki de medeniyet dediğimiz şey tam olarak budur:
Birbirinden uzak görünen şehirleri aynı hafıza içinde buluşturmak.
Kaldığım otelde bir kitap dikkatimi çekiyor:
“Harem – L’Orient Amoureux.”
Fransızca bir eser.
Sayfalarını karıştırırken Doğu’ya, Osmanlı’ya, hareme ve bizim medeniyetimize dışarıdan bakan bir dünyanın izlerini görüyorum.
Ve yeniden düşünüyorum:
Bir medeniyeti başkasının gözünden okumakla, o medeniyetin kendi içinden konuşmak aynı şey değil.
Bir başkasının anlattığı tarih ile kendi hafızanızda taşıdığınız tarih arasında bazen büyük bir mesafe vardır.
İşte o mesafeyi kapatmanın yolu okumaktan geçiyor.
Gezmekten…
Görmekten…
Düşünmekten…
Ve yazmaktan…
O an bir kez daha anlıyorum:
Gezmek yetmez.
Gördüğünü okumak gerekir.
Okuduğunu düşünmek…
Düşündüğünü yazmak…
Çünkü sen yazmazsan, senin tarihini başkası yazar.
Senin şehrini…
Senin camini…
Senin çarşını…
Senin âlimini…
Senin sanatını…
Senin hikâyeni…
Ve bazen seni, senin baktığın yerden değil, kendi penceresinden anlatır.
Belki de Yusuf Kaplan Hocamızın seyahat anlayışının insanda bıraktığı en güçlü iz burada:
Gez, gör, oku, düşün ve yaz.
Çünkü seyahat biraz da hafıza nöbetidir.
Merakeş sokaklarında yürürken Attilâ İlhan geliyor aklıma.
Kallâvi Sokağı…
İstanbul…
Şehir…
Hatıra…
Şairin dizelerinde şehirler birbirine karışıyor.
Ben de kendi içimde başka bir cümle kuruyorum:
Ben Maraş’ı Merakeş’te gördüm.
Kızıl duvarlarda…
Zeytin ağaçlarında…
Ahşap tezgâhlarda…
Altının ince işçiliğinde…
Kütübiye’nin gölgesinde…
Çarşının kokusunda…
Bir kitabın kapağında…
Bir âlimin hatırasında…
Bir ustanın elinde…
Maraş’ın izini gördüm.
Belki de insan kendi şehrini en iyi, ondan uzaklaştığında anlıyor.
Maraş’ın yakın tarihine bakınca bir başka ortaklık daha çıkıyor karşıma.
İşgal…
Direniş…
Özgürlük…
Hafıza…
Kimlik…
Kahramanmaraş’ın Fransız işgaline karşı verdiği mücadele ile Fas’ın sömürge döneminden bağımsızlığa uzanan hafızası elbette aynı tarih değildir.
Ama halkların hafızasında özgürlük duygusunun nasıl kök saldığını görmek mümkündür.
Şehirler bazen yaşadıkları acılarla da birbirlerine yaklaşırlar.
Bütün bunları gördükçe içimde aynı soru dönüp duruyor:
Yazmazsam kim yazacak?
Ben anlatmazsam, benim gördüğümü kim anlatacak?
Çünkü gördüğüm şey sadece Merakeş değil.
Maraş’ın başka bir coğrafyadaki yansıması…
Özbekistan’dan Merakeş’e uzanan bir medeniyet çizgisi…
Kitapların, âlimlerin, şairlerin ve şehirlerin birbirine dokunduğu görünmez bir ağ…
Belki de insanın asıl yolculuğu tam burada başlıyor.
Gördüğünü anlamlandırdığı yerde.
Kırkın hatırı…
Kırkın bereketi…
Kırkın hikâyesi…
Bunca yolun, bunca insanın, bunca şehrin ve bunca hatıranın ardından insanın dilinden başka bir şey çıkmıyor:
40 bin kere maşallah.
Maraş’tan Merakeş’e…
Bir şehirden başka bir şehre değil; bir hafızadan başka bir hafızaya yapılan sefer…
Ve yolun başında Ahmet Yiğitoğlu’nun kulağıma fısıldadığı o cümle, yolun sonunda bambaşka bir anlam kazanıyor:
“Maraş’tan Marakeş’e…”
Belki de bazı yolculukların başlığını insan koymaz.
Yolun kendisi koyar.
Ve belki de insan dünyayı gezerken, en sonunda kendi şehrine döner.
Merakeş, Maraş’ın Eliböğründe’si gibi…
Sahi, sizin Eliböğründe’nizde ne var?
Belki bir dağın gölgesinde saklı bir çocukluk…
Belki bir çarşının kokusunda kalan eski bir hatıra…
Belki bir caminin avlusunda duyduğunuz ezan…
Belki bir kitabın arasında kuruttuğunuz bir çiçek…
Belki de sizi siz yapan, adını koyamadığınız uzun bir medeniyet hikâyesi…
Çünkü insanın Eliböğründe’si yalnızca bir yer değildir.
Bir hafızadır.
Bir aidiyettir.
Bir bakış…
Bir koku…
Bir ses…
Bir hikâyedir.
Şimdi sizi de kendi Eliböğründe’nizi düşünmeye davet ediyorum.
Sahi, sizin Eliböğründe’nizde ne var?
Belki cevabınız, sizi hiç beklemediğiniz kadar uzun bir medeniyetin sorusunun içine çekecek.
Eyvallah.

