Geçen hafta dünyanın en zengin teknoloji vadisinin bir “ihanetle” nasıl doğduğunu anlatmıştık. Shockley’i terk eden “Hain Sekizli” Fairchild’ı, Fairchild’ın çocukları Intel’i, AMD’yi ve onlarca yeni şirketi doğurmuştu.
Ama hikâyenin en önemli sorusunu bilerek cevapsız bırakmıştık:
Neden hepsi aynı yerde doğdu?
Neden bu olağanüstü şirketler Amerika’nın dört bir yanına dağılmadı da Stanford’un çevresindeki küçücük bir coğrafya, şirket doğuran bir makineye dönüştü?
Cevap için 1945’e gidelim.
Savaş bitmişti.
Harvard’da yaklaşık 800 kişinin çalıştığı dev bir savaş araştırma laboratuvarını yöneten Frederick Terman, Stanford’a dönüyordu.
Terman savaşta çok önemli bir şey görmüştü: Devlet, bilim insanı ve sanayi aynı hedefe kilitlendiğinde normal zamanda yıllar alacak teknolojiler çok kısa sürede geliştirilebiliyordu.
Şimdi aynı gücü savaş için değil, Stanford için kullanacaktı.
Masasına oturdu.
Önüne gelecek yılın programını koymadı.
Beş yıllık plan da yapmadı.
“20 Yıllık Büyüklük Planı” hazırladı.
Daha 1945’te 1965’i düşünüyordu.
Üstelik her alanda biraz iyi olmak istemiyordu. Belirli bilim ve teknoloji alanlarını seçip insanı, parayı ve araştırmayı oralarda yoğunlaştıracaktı.
Bugünkü tabirle:
İhtisaslaşacaktı.
100 DOLARLA BAŞLAYAN HİKÂYE
Planın nasıl çalıştığını anlamak için biraz geriye, iki kardeşe bakalım.
Russell ve Sigurd Varian’ın uçakları uzaktan tespit etmeye yarayacak bir teknoloji fikri vardı.
Ama şirketleri yoktu.
Laboratuvarları da yoktu.
Stanford kapısını açtı.
Teklif sıra dışıydı:
Laboratuvar bizim, fikir sizin. Çalışın; ortaya çıkacak patentten üniversite de pay alsın.
İlk maddi destek yaklaşık 100 dolardı.
Sonuç?
Klystron.
Radar teknolojisinde stratejik önem kazanacak bir buluş.
Ama Stanford için asıl başarı patent almak değildi.
Varian kardeşler 1948’de şirketlerini kurdular. Beş yıl sonra Varian Associates, Stanford’un yeni sanayi parkının ilk binasına taşındı.
Bir üniversitenin bodrumunda başlayan fikir artık fabrikanın kapısından çıkıyordu.
Fikir laboratuvara, laboratuvar patente, patent şirkete, şirket sanayi ekosistemine dönüşmüştü.
Terman yine de yetinmedi.
Çünkü sistemde bir eksik vardı.
Bilgi üniversiteden fabrikaya gidiyordu.
Peki fabrikada öğrenilenler üniversiteye nasıl dönecekti?
MÜHENDİSİ MEZUN ETTİLER, SONRA GERİ ÇAĞIRDILAR
1954’te Stanford bunun da yolunu buldu.
HP, General Electric, Sylvania ve Stanford Research Institute mühendisleri yeniden üniversite sıralarına oturmaya başladı.
Ama bunlar mesleğine ara verip okula dönen insanlar değildi.
Gündüz fabrikada gerçek problemler çözüyor, sonra yeniden Stanford’a geliyorlardı.
Düşünün:
Üniversite mühendisi yetiştiriyor.
Mühendis şirkete gidiyor.
Üretimin gerçek problemiyle karşılaşıyor.
Üniversiteye geri dönüyor.
Yeni bilgiyle buluşuyor.
Sonra o bilgiyi tekrar fabrikaya taşıyor.
Bilgi artık üniversiteden sanayiye aktarılmıyordu. Üniversite ile sanayi arasında sürekli dolaşıyordu.
1969’da bir adım daha attılar.
Mühendis üniversiteye gelemiyorsa?
Üniversite mühendise gitti.
Stanford dersleri kapalı devre televizyonla çevredeki şirketlere taşımaya başladı.
Bir tarafta laboratuvardan şirket çıkarıyorlardı.
Diğer tarafta şirketin mühendisini tekrar laboratuvara sokuyorlardı.
Terman’ın kurduğu şey bir işbirliği protokolü değil, kendi kendisini sürekli geliştiren bir bilgi döngüsüydü.
TÜRKİYE’NİN 20 YIL SONRASI NEREDE?
Şimdi son haftalarda anlattığımız hikâyeleri yan yana koyun.
Güney Kore uzun vadeli hedef koydu.
Amerika kamu kaynaklarıyla teknolojiye pazar açtı.
Toyota kendi tedarikçilerini geliştirdi.
Silikon Vadisi şirketlerden yeni şirketler doğurdu.
Stanford ise üniversite, sanayi ve insan kaynağını birbirinden ayrı dünyalar olmaktan çıkardı.
Uzun vadeli hedef, ihtisaslaşma, üniversite, sanayi ve insan kaynağı aynı sistemin parçaları hâline geldi.
MSEM’in temel iddiası da tam burada anlam kazanıyor.
Bir şehrin sanayisini başka, üniversitesini başka, meslek liselerini başka, altyapısını başka, nüfus planlamasını başka masalarda düşünerek güçlü bir üretim ekosistemi kuramayız.
Hepsi aynı hedefe bakmalı.
O hâlde Türkiye için artık şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi?
Bursa’nın, Konya’nın, Gaziantep’in, Kayseri’nin 2046 yılında dünyanın hangi üretim alanında söz sahibi olacağını biliyor muyuz?
Biliyorsak üniversitelerini, sanayi alanlarını, insan kaynağını ve altyapı yatırımlarını bugün o hedefe göre mi şekillendiriyoruz?
Terman 1945’te Stanford’un gelecek yılını değil, 20 yıl sonrasını düşünüyordu.
Belki de aramızdaki asıl fark tam burada başlıyor.

