Bir süreden bu yana iş dünyasından gelen serzenişlerin boyutu her geçen gün artıyor. Zira hem yüksek faiz hem de finansmana erişimin önünde engel oluşturan makroihtiyati tedbirlerin etkisinin en yoğun olduğu dönemdeyiz. Tüm bunlara bir de yurtdışı talep koşullarındaki bozulma da eklenince işler daha da kötü bir hal alıyor. Elbette bir de TL’nin reel olarak değerli kalmasının belirli sektörlerde oluşturduğu rekabetçilik sorunu da var.
Bu bakımdan hem iç piyasadaki talebin yavaşlaması hem de dış talep koşulları ve rekabetçilik sorunları üretim tarafını özellikle de imalat sanayiini olumsuz etkiliyor. Elbette tüm faturayı ekonomi programının yan etkilerine çıkarmıyorum. Türk sanayisinde bir verimlilik problemi de var. Ancak bugün bu konunun detaylarına uzun uzun girmeyeceğim. Bugün esas amacım sebebi ne olursa olsun Türkiye’nin bozulan istihdam kompozisyonuna ve erken sanayisizleşme riskine dikkat çekmek.
Son verilere göre; hizmet sektörünün toplam istihdamdaki payı %60’a yaklaşırken sanayinin payının %19,7’ye kadar gerilediğini görüyoruz. Tarım payı ise %13’lerde. Hizmetler tarafında özellikle pandemi sonrası çok hızlı bir artış gözlemliyoruz. Elbette bunda en büyük etken Türkiye’nin üretimden daha ziyade tüketmeye eğilimli olması.
İstihdam görünümündeki bir diğer sorun da atıl işgücü oranı. Her ne kadar manşet işsizlik veri %7,6 seviyelerinde görünse de 15 ve daha yukarı yaştaki kişilerdeki atıl işgücü toplam işgücünün kapasitesinin %29’u seviyesinde. Bu veri istihdam çağındaki her 3 kişiden birisinin işsiz olduğu anlamına geliyor.
Gelelim erken sanayisizleşme konusuna. Genel olarak gelişmiş ülkelerde gözlemlenen erken sanayisizleşme riskinin gelişmekte olan bir ekonomide görülmesi çok hayra yorulan bir durum değil. Konuyu detaylandırmadan önce kavram hakkında kısaca bilgi vereyim. Genelde gelişmiş ülkelerde sanayinin milli gelir içindeki payı, kişi başına düşen gelir yüksek seviyelere ulaştıktan sonra düşmeye başlıyor ve milli gelir üretimi büyük oranda hizmetler sektörüne kayıyor. Erken sanayisizleşme de ise bu düşüş bahse konu ülke henüz gelişmekte olan ekonomi olarak sınıflandırıldığı dönemde başladığı için ciddi bir sorun olarak değerlendiriliyor.
Türkiye’nin verilerine hızlıca göz attığımızda tablo daha açık anlaşılıyor. Örneğin 2026’nın ilk çeyreğinde imalat sanayiinin milli gelir içindeki payı %14,9’a kadar geriledi. Bu oran 1995’ten bugüne en düşük orana karşılık geliyor. Benzeri şekilde sanayiinin milli gelir içindeki payı da %17,7’ye kadar düşerek 2009’dan beri en düşük seviyeye geldi.
Özetle hem gayrisafi yurtiçi hasıla verileri hem de istihdam verileri bize çok ciddi uyarı sinyalleri gönderiyor. Bu bakımdan iş dünyasından gelen serzenişleri sadece cari bir sıkıntının yansıması olarak değil aynı zamanda uzun vadeli sorunların bir habercisi olarak görmek gerekiyor. Bu nedenle konuyu kısa vadede para ve maliye politikaları üzerinden tartışmak yerine sürekli konuşulan ancak içini bir türlü dolduramadığımız yapısal reformları konuşmamız gerekiyor.

