Türkiye günlerdir bir magazin olayını konuşuyor. Dayanamadım, detaylarını okumaya başladım. Midem bulansa da meselenin
magazini çıkarılırken
asıl yazılması gereken arka plana odaklandım. Tabii editörümüz Halime Kirazlı’dan destek istedim. Bu arada Halime, bir ay önce bana “Abi, bu Manifest grubunun arkasından çok pis şeyler çıkacak”
demişti. Hatta Kore tarzı müzik endüstrisinin Manifest üzerinden ülkemizde kök saldığına, bu grupların aslında bir kölelik sistemi olduğuna dikkat çeken bir video içerik bile üretmişti.Halime yanılmadı.
Manifest’in eski fotoğrafçısı Mesut Adlin, geçen hafta yayınladığı videoda grubun on yıllık bağlayıcı sözleşmelerinden, konser gelirinin sadece yüzde onunun üyelere kaldığından bahsetti. Grup üyelerinin aralarındaki grift ilişkileri ifşa etti. İsimler verdi, yazışmalar yayımladı. Malum video, sanki
“bir elin devreye girmesiyle” YouTube’dan iki kez kaldırıldı.
İddiaların bir kısmı ilk kez duyulmuyor aslında. Geriye dönük okuma yapınca öğrendim, grubun elde ettiği gelirin dağılımındaki uçurum, solistlerin ilişkilere müdahale ve yüksek tazminat şartları yine konuşulmuş.
Bu arada ifşaları yapan Mesut Adlin de tartışmalı bir isim. Hakkında geçen yıl bir taciz iddiası gündeme gelmişti. Fakat bu durum, ortaya attığı iddiaları boşa düşürmez. Belli ki kendisi yanacakken birilerini de yakmak istiyor. O tarafı beni ilgilendirmez.
Dikkat çekmek istediğim soru şu:
Türkiye’nin pop, dizi ve influencer dünyasında gerçekten nasıl bir düzen işliyor?
Neredeyse iki yıldır, dizi, sinema ve sahne sektöründen onlarca isim uyuşturucu soruşturmalarında gözaltına alındı.
Topluma ve özellikle de gençlere rol model sunulan bazı isimlerin bağımlı oldukları ortaya çıktı.
Ekrandan alınanlar oldu.Onlarca ifadeden şu ortaya çıktı: Sahne ve ekran kariyerlerinin, kazançların,
ışıltılı hayatların arkasında büyük bir batakhane var.
Sanki bir dizide oynamak veya bir konser turnelerinde yer almak için birilerinin dayattığı hayatı yaşamak zorundaydılar.
Manifest grubuna dair konuşulanları da üzerine koyarsak, bir sistematikten söz etmek mümkün.
Kore’den mülhem K-Pop gruplarında
olduğu gibi yeni nesil şarkıcıları vitrine çıkaranlar, onları sözleşme köleleri yapıyor. Hatırlayın: Güney Kore’de 2009’da patlak veren, medyada da “kölelik sözleşmesi
” diye anılan bir dava vardı. Bu arada bu “kölelik sözleşmeleri”
sadece gelir elde etme üzerine hazırlanmıyor.
Hayat tecrübesi olmayan gençler iki alkışla, sahneyle, görünür olmakla kandırılarak attıkları her adımı teslim ediyorlar.
Kiminle aşk yaşayacağına, hatta cinsel eğilimin ne yönde olacağına kadar
menajerler tarafından belirleniyor.“Konuşursan bitersin” veya “dediklerimizi yapmazsan mum gibi sönersin”
sözleri ise bir tehdit değil de sektörün gizli kuralı gibi işliyor. Kariyerinin hemen başında ve yükselmeye başlamışken, unutulmayı göze almanın genç biri için imkânsız olduğunu hepimiz biliyoruz.Bu arada anne, baba, aile ve sosyal çevre de devreden çıkarılıyor. Menajere, yapımcıya biat etmiş, fanlarını veya takipçilerini mutlu etmek zorunda olan, medyaya sürekli malzeme üretmesi gereken bu “modern köleler” bir yandan da
seküler, çağdaş ve özgür yaşamın temsilcileri olarak konumlandırılıyorlar.
Gençlere ve özellikle de ergenliğe yeni adım atmış çocuklara bir gelecek kurgusu olarak sunuluyorlar.Bahsi geçen grubun, memleketin kültür kodlarını nasıl bozduğunu, aileleri çocukları karşısında nasıl çaresiz bıraktığını,
markaların giyeni yarı çıplak bırakan kıyafetler üretmeye sevk eden bir ekosistemin nasıl inşa edildiğini
kısa sürede tecrübe ettik aslında. Hatta arkadaşlık ilişkilerinin ve çocukların karakter inşasının nasıl ele geçirildiğine de şahitlik ediyoruz.Yani bir yapımcı,
birkaç genci köleleştirerek, bir nesli, bir toplumu da dolaylı köleleri yapmayı başardı.
Bu arada sarsıcı olan şu: “kölenin köleleri
” magazin tüketerek düzen için üretmeye devam ediyor.Konuşulması gereken büyük meselemiz bu olmalı değil mi?

