Milli Mücadele›de Türk ordusunun İzmir›i geri alması üzerine Sultan Vahidüddin Ayasofya’da bir mevlid okutmuştu. Bu dinî merasimi zamanın İtalya sefiri Pietro Quaroni de takip etmiş ve bilâhare “Croquis D’ambassade” adıyla neşrettiği hâtıra kitabına dercetmişti. Devrin ünlü yazarlarından olup Bâbıâli’de “Deli Nizam” namıyla bilinen merhum Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu’nun Türkçe’ye çevirdiği bu mevlid merasimi bir kaç açıdan önem arz etmektedir. Sıralayacak olursak; Mevlid, Fahr-i Âlem Efendimizin kâinatı teşrifini konu alan bir edebiyat şaheseridir. İkincisi, tertipleyeni Osmanlı’nın son hükümdarıdır. Üçüncüsü, merasim için Ayasofya Camii’nin seçilmiş olmasıdır. Dördüncüsü de, İzmir’in Yunan işgalinden kurtulmuş olmasıdır. Bu mevzubahis yazıyı, bundan bir-iki yıl önce İlim Yayma Cemiyeti’nin yayın organı olan bir dergide neşretmiştim. Önemine binâen ve Yeni Şafak okuyucularının da istifade etmesi için olduğu gibi aşağıya alıyorum:
“Türk ordusu, bir semti alevler içinde yanan İzmir’e girmişti. Yunanistan’la yapılan harp artık sona ermişti. Birden koca şehri (İstanbul’u) umûmî bir hayret sardı. Sultan’ın Ayasofya’da Türk kuvvetlerinin zaferini tes’id için (kutlamak için) teberrüken mevlid okutacağı duyulmuştu. Bu, cidden düşündürücü bir haberdi. Zîra Ankara Hükümeti’nin Sultan hakkındaki fikrinin ona karşı neler tasmim ettiğini (düşündüğünü) artık gizlemiyordu. Ve Sultan, kendisini de devirecek olan kuvveti zafere ulaştırdığından ötürü Cenab-ı Hakk’a hamd edilmesini istiyordu.
Tabiî bu dinî merâsim, bu ibadet yalnız Müslümanlara mahsustu. Fakat Ayasofya’yı dolduracak mü’minlerin saflarına karışmak için öyle büyük bir arzu ve meraka tutulmuştum ki, Büyük Cami’ye gitmekten kendimi alamadım.
O devirde İslâm’ın ibadet şekillerini oldukça iyi kavramıştım, bilirdim. Dış görünüş bakımından bu ibadet hiç de güç yapılır bir şey değildi. Kolayca taklit edebilirdim. Önce başa giyilecek şeyi iyi seçmeliydim. Fes tehlikeli olabilirdi. Biri Türkçe bir şey sorsa şivem bana ihanet edebilirdi. Ama Rusya Müslümanlarının giydikleri ve renkli sırma işlemelerle süslü takkelerden birini başıma geçirirsem tehlike azalabilirdi. Kafkaslar’da vazife görmüş olduğum için oradaki Türklerin şivelerini iyi biliyordum.
O yıllarda Rusya’da Çarlığın devrilmesinden sonra müstakil Türk devletlerini kızıllar birer birer yok etmiş oldukları için, bütün o talihsiz memleketlerden İstanbul›a bir çok insan göç etmiş bulunuyordu. Nitekim o gece Ayasofya’yı dolduranlar arasında bunlardan bir çoğunu gördüm.
Büyük Cami’ye vardığım zaman hava kararmış, gece olmuştu. Ayasofya mü’minlerle dolup taşmaktaydı. Büyük kapıdan girince hemen loş bir yer seçip, bir halının üzerine bağdaş kurdum.
Bence Ayasofya’nın içi insan elinin meydana getirebildiği şeylerin en güzellerinden biridir. Yılların cilâ verdiği o kibar renkli sütunların birbirlerini kovalayışı ve her birinin bir başka türlü göz alışı hiç unutulabilir mi?
O âna kadar Ayasofya gecelerini bilmiyordum. Büyük Cami’yi geceleyin hiç ziyaret etmemiştim.
Binlerce kandilden rûha sükûn veren tatlı bir ışık dökülüyordu. Kur›an âyetlerinin beyaz harfleri boşluklarda yayılarak ve daha da büyüyerek, alacakaranlık içinde görünüyordu. Şurada burada mozayiklerin altın parıltıları esrarengiz kıvılcımlar saçıyordu. O dev kubbe şimdi daha büyük ve azametli, âdetâ sonsuz bir hal alıyordu.
Tâ dibden, çok uzaktan âhenkli ve iyi duyulan sesler geliyordu. Mollalar, hâfızlar sırayla Kur’an okuyorlardı.
Mihrabın yanında bu mü’minler kalabalığının önünde O, tek başına duruyordu. Başında gri bir kalpak vardı. İçine kırmızı çuha kaplanmış mavimtırak paltosunun yakaları cömertçe açılmıştı.
O, Majeste Altıncı Mehmed... Osmanlıların imparatoru, mü’minlerin emîri, zıllullahi fi’l-arz, krallar kralı, sultanlar sultanı, âlemdeki hüsrevlere taçlar dağıtan ve daha nice ünvanların sahibi Sultan!..
Cemaat halinde edâ edilen bir İslâmî ibadet, yanî namaz kadar ihtişamlı bir manzara olamaz. Bütün mü’minler hep beraber secdeye varıp alınlarını yere değdirdikleri anda kumsala gelip parçalanan dalgaların gürültüsü gibi bir ses yükselir.
Bu gece loşluk ve dinî olduğu kadar da vatanperverâne olan heyecan, mevlidin rûhânî ululuğunu bir kat daha artırıyordu.
Ulemâdan bir zat mihrabda bir kaç basamak yükseldi. Ben uzaktan ancak onun ak sakalını ve kocaman beyaz sarığını görebiliyordum. Arapçanız bazen peltek, bazen sert sadâ verişini Türk dilinin kıvrak âhengi takip ediyordu.
Kulaklarım arasıra bir kelimeyi fark edebiliyordu. Ama etrafımı saran halkın ne derece kendinden geçmiş ve alevlenmiş bir halde olduğunu hissediyordum. Ve hutbe biter bitmez bu halktan korkunç bir haykırış geldi:
– Kahrolsun gâvurlar!..(1)
Ve şu anda kendimi bilhassa yalnız ve daha da fazla gâvur bulan ben itiraf ederim, hiç utanmadan itiraf ederim ki, ben de tıpkı onlar gibi gırtlağım yırtıla yırtıla haykırdım:
– Kahrolsun gâvurlar!..
Namaz, mevlid, âyin ve dua bitince sert bir kumanda duyuldu. Birdenbire beliren iki dizi jandarma halkı güçlükle ayırdı, dar bir yol açtı. Majeste Sultan Ayasofya’dan ayrılıyordu.
Yanımdan geçerken dikkat ettim:
Başını biraz sağına eğmiş, gözlerini hafifçe yummuş, dua okur gibi bir hali vardı. Dirsekleri hâlâ bükülmüş, avuçları hâlâ kubbeye doğru açıktı.
Yüzü çok sararmıştı:
Üzgün, mahzun ve dalgındı.
İstanbul hâlâ işgal altındaydı.”
Yarın akşam idrak edeceğimiz Mevlid Kandili, bana bu yazıyı bir kere daha kaleme alma zevkini yaşattı. Bu vesileyle hatırlatmak istiyorum. İçinde bulunduğumuz 2026 yılı hüzünlü ve mahzun Sultan Vahidüddin Han’ın yüzüncü vefat yılı. Diyanet İşleri Başkanlığı bu talihsiz hükümdarımız için, hem de Ayasofya Cami-i Şerifi›nde muhteşem bir mevlid merasimi tertiplese iyi olmaz mı? Bence bu fırsat kaçırılmamalıdır.
(1) Kitabın aslında aynen Türkçedir.

