Davet ve tebliğ konusuna başka açılardan devam edeceğim:
“İlim (Bilim) sahibini zorunlu olarak iman etmeye götürür mü” sorusunu soranlar farklı cevaplara ulaşmışlardır. Aşağıda bir kitap örneği ve bir özet vereceğim, ancak benim maksadım şudur:
İslam’a imam etmeyen veya imanda şüphesi bulunan kimselerle -onları düşünmeye sevkedecek bilgiler vermek yerine- iman konularını bilimle isbata kalkışmak ve hele de muhtevayı veya detayları tartışmak yanlış bir yöntemdir.
İnanmıyorsa niçin inanmadığını ve durduğu yerin, bilim ve akılca uygun ve kesin olup olmadığını düşündürecek bilgiler sunmak en iyisidir.
TV kanallarında ve sosyal medya bataklığında konuşan, program yapan, içerik sunan iyi niyetli dostlardan bu düşüncemi bir istişare olarak kale almalarını diliyorum.
“İlim imana götürür” tezini ileri süren pek çok kitap ve makale vardır. Herkesin hemen ulaşabileceği bir örneği vereyim:
New York Bilimler Akademisi’nin Başkanı A. Cressy Morrisson’a ait MAN DOES NOT STAND ALONE isimli eserin Mahmud Salih el- Felekî’nin Arapça’ya tercemesinden istifade edilerek Diyanet İşleri Başkanlığı Mütercimi Nureddin Boyacılar tarafından hazırlanmış şekli birkaç kere basılmıştır.
Kitabın adı “İlim İman Etmeyi Gerektirir” olmasına rağmen yazar sonuç bölümünde (s. 101) şöyle diyor:
“Bilginler Cenab-ı Allah’ın varlığını ne isbat etme ve ne de inkâr etme durumunda değillerdir; fakat bilginlerden her biri bunu ruh diye isimlendirdiğimiz merkezden meydana gelen ve kendi benliğinde bulunan görüşler, hâfıza, düşünce ve şuur kuvvetiyle hissetmektedir. Ve aynı zamanda onların hepsi de ilhamın maddeden gelmediğini hilirler. Hâlik’ın varlığı hakkında son söz ilmin değildir; ilim bu sözü nihaî ve ebedî olarak söyleyemez.”
Bu konudaki karşılıklı tezlerin bir özetini yapmasını yapay zekâdan istedim, şöyle özetledi:
“Bu, felsefe ve teolojide uzun süredir tartışılan, tek bir kesin cevabı olmayan bir soru. Farklı düşünce geleneklerinin yaklaşımlarını özetleyeyim.
“Bilim imana götürür” diyenler genellikle şu argümanları öne sürer: Evrenin düzenliliği, matematiksel anlaşılabilirliği ve ince ayarlanmış gibi görünen sabitleri, ardında bir akıl veya tasarım olduğuna işaret eder. Kozmolojideki “neden hiçbir şey yerine bir şey var?” sorusu, bilimin kendi yöntemiyle tam olarak cevaplayamadığı metafiziksel bir boşluk bırakır. Bazı bilim insanları (örneğin Newton, Faraday, modern dönemde Francis Collins) bu boşluğu inançla doldurmuştur. Ayrıca bilimin kendi ön kabulleri -doğanın yasaları olduğu, aklın güvenilir olduğu gibi- bilimin kendisiyle ispatlanamaz görünür.
“Bilim imana götürmez” diyenler ise şöyle karşı çıkar: Bilim, doğal dünyayı doğal nedenlerle açıklamaya çalışır ve açıklanmamış her boşluğu bir tanrıya yormak (“boşlukların tanrısı”) güvenilmez bir yöntemdir; o boşluk zamanla bilim tarafından doldurulmuştur. İnce ayar argümanı, çoklu evren gibi alternatiflerle zayıflar. Üstelik bilim insanları arasında inananlar da inanmayanlar da vardır; yani bilimsel veriler tek başına bir inanca zorlamıyor gibi görünür. Metodolojik olarak bilim, doğaüstü iddiaları ne doğrular ne de yanlışlar, sessiz kalır.
Daha incelikli bir orta yol da var: Bilim bir şeye götürebilir ama bunu zorunlu olarak yapmaz. Bilimsel bilgi, evrenin gizemine dair bir huşu ve hayranlık duygusu yaratabilir; bu duygu kimini derin bir maneviyata, kimini tam tersine doğalcı bir dünya görüşüne yönlendirebilir. Yani aynı veriler, farklı ön kabullerle farklı sonuçlara varır.
Kısacası: Bilim, imanın ne kanıtıdır ne de reddi. İkisi farklı soruları yanıtlar; biri “nasıl işliyor”, diğeri “neden ve ne anlamda var”. Bireyin bu ikisini nasıl bağladığı, büyük ölçüde başlangıçtaki felsefi ve kişisel konumuna bağlıdır.”
Evet, yapay zekâ, “…büyük ölçüde başlangıçtaki felsefi ve kişisel konumuna bağlıdır” diyor ama büyük ölçüde mi değil mi bunu araştırmak lazım; çünkü iman ve ihtida edenlerin hikayelerine baktığımızda “başlangıçtaki felsefi ve kişisel konumuna bağlı” olmayan ve onu aşan pek çok ve çeşitli amiller görüyoruz.
İşte bu amillerden biri de ispat ve tartışma değil, uygun musâhabe, tebliğ ve davettir.

