Bu günlerde Prof. Dr. Yusuf Ziya Kavakçı Hocamızın “Göçüp Giderken” adıyla neşredilen hâtıratını okuyorum. Bu hâtırat da emsâli bazı kitaplar gibi soru-cevap şeklinde hazırlanmış olduğu için okuyucunun ilgisini daha fazla çekiyor. Ben de iki defa gözden geçirdim ve birçok bölümün altını kırmızı kalemle çizdim. Bu işlemi uyguladığım bölümlerden biri de İbnülemin Mahmud Kemal Bey’le ilgili olduğu için aşağıdaki satırları kaleme alma ihtiyacını duydum. Eserin editörü Dr. Müjdat Uluçam Bey’in sorusu şöyle:
– Hocam, bir de İbnülemin Mahmud Kemal’i merak ediyorum.
Yusuf Ziya Kavakçı Hocamız, İbnülemin ile ilgili bazı hâtıralarını sıraladıktan sonra konuyu şöyle bitiriyor:
“– İbnülemin, kitaplarını, arşiv malzemesini, bazı değerli eşyalarını İstanbul Üniversitesi’ne vakfetmiş; müze gibi bir şey olmuş. Kendisi de gelip orada otururmuş. Tıp Fakültesi’nden talebeler ve Âsaf Ataseven de oraya gidiyor, gidip geliyor. Bir gün müstahdem kapıyı çalıyor. ‘Efendim, Hasan Âli Bey geldi, destûr istiyor’ diyor. İbnülemin, ‘Dursun, beklesin biraz dışarıda’ demiş. İçeriye girmesine müsaade etmemiş. Bunu bana bizzat Âsaf Ataseven anlatmıştı. Kim bu Hasan Âli? Bakan Hasan Âli Yücel olmasın? Âsaf Bey; yumuşak, efendi bir adam ama ‘Ne işi var burada?’ diye mesafe koyuyor. Hademe bir daha gelmiş, bir daha derken üçüncüsünde, ‘Gelsin bakalım’ demiş. Muhtemelen bu ziyaret Hasan Âli Yücel bakanlıktan ayrıldığı zaman gerçekleşmiş. İçeri girip, ‘Efendim, arz-ı hürmet ederim’ deyince İbnülemin, ‘Söyle, çabuk söyle... Tamam anladık...’ demiş. Adama, ‘Buyur, otur’ bile dememiş. O, arz-ı hürmetlerini söylemiş, bir iki reveranstan sonra ‘Tamam, tamam’ deyip atmış dışarı. Tabiî Âsaf Ataseven de şaşırmış. Bu ne biçim muâmele? İbnülemin, Âsaf Ataseven’e doğru eğilmiş. ‘Evlâdım! Nasıl yaptım herifi?’ demiş. ‘Ben de Nûr-u Muhammedî var evlâdım. Nûr-u Muhammedî, bitti’ demiş. Allah rahmet eylesin. Ben kendisini görmedim, yetişmedim ama menkıbelerini çok duydum.”
İbnülemin Bey’i tanıyanlarla röportajlar yaptığım sırada merhum Prof. Dr. Âsaf Ataseven Bey’e de müraceatta bulundum ve İbnülemin ile ilgili hâtıralarını yazıp vermesini rica ettim. Memnuniyetle kabul etti ve en kısa zamanda el yazısıyla kaleme alıp bana teslim etti. Ben de bu uzun ve son derece alâka celbedici hâtıraları merhum üstadla ilgili kitabımın ikinci cildine dercettim. Öyleyse geliniz, konumuzla ilgili bazı kısımları birlikte okuyalım:
Âsaf Ağabey sözlerine şöyle başlıyor:
“– İbnülemin Mahmud Kemal Bey’i ilk defa 1953 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Roma Hukuku Dershanesi’nde tanıdım. Bendeniz o zaman Tıp Fakültesi ikinci sınıfındaydım. Üstad kütüphanesini, antika eşyalarını, hat koleksiyonunu İstanbul Üniversitesi’ne bağışladığı için bir tören düzenlenmişti. O gün üniversite profesörleri Üstada o kadar hürmet gösteriyorlardı ki, doğrusu ‘Kim acaba bu zat?’ diye merak etmiştim. Bu törende İstanbul Üniversitesi Rektörü Ord. Prof. Kâzım İsmail Gürkan, Prof. Hilmi Ziya Ülken, Prof. Mükrimin Halil Yinanç, Prof. Ahmed Hamdi Tanpınar, İbnülemin Mahmud Kemal Bey’i övücü birer konuşma yaptılar. Sonra da Üstada söz verildi. Üstadın sözlerine; Rektör Prof. Kâzım İsmail Gürkan’a hitâben, ‘ilimde projektör, üniversitede rektör’ diye nükteli bir hitapla başlaması hâlâ hâfızamdadır.
Bu törenden sonra İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in İstanbul Üniversitesi merkez binasında kendisine tahsis edilen bir oda bulunduğunu öğrendim. Üstadı bazen öğle ve ikindi vaktinde Beyazıt Camii’ne giderken, bazen de çıkarken – mevsimin yaz olmasına rağmen – başında siyah bir takke, yakası kalkık cübbeye benzeyen bir pardesü ile görürdüm. O günlerde birkaç arkadaşımla, ders arasında, öğle ve ikindi vakitlerinde de Beyazıt Camii’ne gidiyor ve bazen derslere geç kalıyorduk. Bu sebepten merkez binanın bodrum katında, bir merdivenin altında namazlarımızı bir tahtanın üstünde kılıyorduk. Arkadaşlarımızla birlikte, ‘Bu kadar sevilen ve itibar edilen Mahmud Kemal Bey’e gitsek acaba üniversitenin merkez binasında bir mescid açtırabilir miyiz?’ diye düşündük. İki arkadaş Mahmud Kemal Bey’e gittik. Üstad bizi kabul etti. Kendilerine, ‘Efendim, ders aralarında öğle ve ikindi namazlarına, Beyazıt veya Süleymaniye camilerine gittiğimiz için derslere geç girmek zorunda kalıyoruz; acaba merkez binada bize bir odanın mescid olarak tahsis edilmesine tavassut buyurur musunuz?’ dedik.
Mahmud Kemal Bey; 'Evlâdım, bu adamlardan üniversitede mescid istemek, Athenagoras Patriğinden cami istemek gibidir. İsterseniz şimdi rektörü ve dekanı çağırıp yanınızda azarlayayım. Ama ben bu beylere desem ki, "Talebe-i ulûmdan bazıları bana geldiler; dans etmek için bir oda istiyorlar; buyursun, benim odamda yapsınlar" derler' dedi. Bu işle meşgul olacağını ifade etti ve bize, 'Ben dindar gençleri severim. Beyazıt Bakırcılar’daki konağımızda yapılan pazartesi toplantılarına sizi bekliyorum' dedi. Bu esnada kâtibi, bir beyefendiyi içeri aldı. Kalın kaşlı bu zat, eski devlet adamlarından biriydi. Ancak ben adını hatırlayamadım. Üstad, masasında oturuyordu. Biz de sol taraftaki iki sandalyeye ilişmiştik. Odaya giren zat eliyle, Osmanlı usulü Üstadı selamladı. Üstada bir şey sordu. Üstad onu oturtmayıp ayakta bekletti. Sualine cevap verdi ve eliyle yine Osmanlı âdâbına uygun olarak çekilmesi için işaret etti. Ben hayretten ne o zatın sorusunu ne de Üstadın cevabını hatırlıyorum. Bu zat odadan çıktıktan sonra Üstad, 'Bu adam da bana hep böyle gelir, gider’ dedi.
Biz kim olduğunu sormaya cesaret edemedik. Sonra Üstad, bir konu açarak konuşmaya başladı. Eski büyükler ziyaretine gelen gençlere hep böyle davranırlardı. Şu anda hatırladığım kadarıyla Sultan Abdülhamid döneminden söz ediyordu. Üstad, konudan konuya girdi. Doğrusu ben konunun sonunu başını kaybettim. Herhalde şaşkın bir halde ona bakmış olmalıyım ki, bana, 'Delikanlı, sen gâliba konunun başını kaybettin' dedikten sonra sözü bitirdiğine şahit oldum. Ben, 82 yaşındaki bu insanın hafızasına hayran kalmıştım. Müsaade isteyerek Üstadın huzurundan ayrıldık. Odadan çıkarken Üstadın kâtibine bu gelen zatın kim olduğunu sordum. 'Hasan Âli Yücel'di, dedi.
Ne garip değil mi, İbnülemin Bey’in Son Sadrazamlar, Son Asır Türk Şairleri, Son Hattatlar ve Son Bestekârlar (Hoş Sadâ) gibi bütün o âbidevî eserlerini de ilk defa işte bu Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel yayınladı.
İbnülemin merhumla ilgili hazırladığım kitabın ikinci cildinde böyle ilgi çekici daha birçok hâtıra yer alıyor. Arzu edenler onları da okuyabilirler.
Not:
Değerli kitapçılarımızdan Nâzım Tektaş Bey de Hakk’ın rahmetine kavuştu. Allah rahmet etsin, mekânı cennet olsun. Merhumun Beyaz Saray’daki yayınevinin müdâvimlerinden biri de bendim. 10 Eylül 2002’deki bir ziyaretimde "Sadrazamlar" isimli hacimli kitabını "Tatlı sohbetlerinden, derin kültüründen istifadeye çalıştığım kadim dost Dursun Gürlek Bey’e saygıyla" diye imzalayıp takdim etmişti. Nâzım Bey; merhum Seyyid Ahmed Arvâsî Hoca’ya büyük bir muhabbet besliyordu.

