"4+4+4" sistemi ile ülkede zorunlu eğitimi 12 yıla çıkarttık ama sistemin daha da artan nitelikli öğretmen ihtiyacını yeterince konuşup tartıştık mı? Bana sorarsanız, nitelikli öğretmenler olmaksızın işleyen bir sistemin 8 ya da 12 yıl olmasının pek bir farkı yoktur.
Bu satırlar ülkenin öğretmenlerini rahatsız etmesin. Nitelikli öğretmen konusuna ilişkin problemlerin hemen herkes farkında. Üstelik bu konu sadece bize özgü bir problem de değil. İletişim alanında hızına yetişilemeyen "devrim" birçok ülkede de öğrenci-öğretmen ilişkisini eskinin alışılmış düzeninin dışına taşıdı. Öğrencilerin karşısında artık öğrenilmesi gereken her şeyi bilen ve belleten öğretmenlerin bulunduğu devir geride kaldı. Eskinin sınıfın tartışılmaz "otoritesi" konumunda olan öğretmen imajının yerinde artık yeller esiyor. Bu sürecin daha da hızlanıp güçlenerek devam edeceğini söylemek de kahinlik olmaz... "Okul"un geleneksel yapısının sözünü ettiğim "devrim"in önünde tutunabilmesi imkansız görünüyor.
O halde ne yapmalı? Her şeyden önce –tabii ki- eski "dokunulmazlığı"nı yitirmek zorunda olan "öğretmen" karşısındaki öğrencileri sıralarında tutabilmek ("gönüllü" olarak tabii ki) için yeni niteliklerle donanmalı. Öğrencilerinin karşısına çıkarken bugüne kadar iyi-kötü idare ettiği "disiplin yöntemleri"nin yerine merak-ilgi –bilgi zincirini koyabilmeli.
Özellikle de öğrencilerin çocukluktan çıkıp birer genç olma yoluna girmeye çalıştıkları ortaöğretim döneminde. Çünkü eskinin ilköğretiminde (bugünün 4+4''ünde) henüz "çocuk" sayılabilecek yaşta olan öğrencileri (canları çok sıkılsa da) eski yöntemlerle "idare etmek" henüz mümkünse de, bu tarz "lise" çağına ulaşmışlar için artık tahammül edilemez bir nitelik taşımaktadır. İşin başından itibaren zaten "dershaneler"ce esir alınmış bu kuşak açısından "nitelikli öğretmen" problemi çok daha fazla önem taşımaktadır.
Biliyorsunuz, ülkemiz öğretmenler ihtiyacını epeyce bir zamandır özellikle "eğitim fakülteleri" karşılamaktadır. Eskinin "Gazi Eğitim" kurumu zaman içinde bu fakültelere dönüştürülmüştür. Öğretmen olabilmek için zorunlu olan "pedagojik formasyon"u elde edebilmek hakkı da yine özellikle bu fakültelerin mezunlarına tanınmıştır.
Altı ay kadar önce bu "pedagojik formasyon" meselesini bir yazımda değerlendirmeye çalışmış ve fen-edebiyat fakültelerinden mezun öğretmen adaylarının bu çerçevede karşılaştıkları zorlukların aşılması gerektiğini söylemiştim. Ancak geçenlerde YÖK''ten çıkan bir karardan öğreniyoruz ki, sözünü ettiğim "zorluklar" son derece radikal bir biçimde çözülmüş bulunuyor! "Radikal çözüm"e şu şekilde ulaşılmış: Bundan böyle fen-edebiyat fakültesi mezunlarına "pedagojik formasyon" yolu kapatılmıştır...
Haklarını yememek lazım; anlaşılan o ki ülkede öğretmen adayı fazlalığı yaşanmaktadır. Ayrıca bu "fazlalık"tan mağdur olanlar içinde eğitim fakülteleri mezunları da bulunmaktadır. Dolayısıyla, ülkede "öğretmen yetiştirme" tekelini elinde tutan bu fakültelerin mezunlarının istihdamı bile büyük bir sorun haline gelmişken, kimsenin fen-edebiyat fakülteleri mezunlarıyla uğraşacak ne hale ne de zamanı vardır...
Bana göre YÖK''ün bu kararı yerinde bir karar değildir ve bu yolla "nitelikli öğretmen" oranını artırabilmek imkânsızdır. Bu konuyu geçenlerde farklı bir vesile ile karşılaştığımız eski Milli Eğitim Bakanı ile de gözden geçirme fırsatım oldu. Bu görüşmede ortaöğretimde görev yapacak nitelikli öğretmenlerin hangi yöntemle karşılanması gerektiğini açıklamaya çalıştım. Konudan sıkılmadıysanız, söylediklerimin kısa bir özetini size de aktarayım:
Yaşı bana yakın olanlar iyi hatırlayacaktır: Dönemimizde lise öğretmeni olabilmek için mutlaka fen-edebiyat fakültelerinden diplomalı olmak gerekiyordu. Lisede biyoloji, tarih, fizik, matematik, felsefe öğretmenlerimizin hepsi bu fakülte mezunlarından oluşurdu. Az sayıdaki fen-edebiyat fakültelerindeki öğretim seviyesi de hatırlandığında, bu öğretmenlerin çoğunun işlerinin ne derece ehli olduklarını hatırlamıyor muyuz? İsterseniz bizden önceki kuşağın "lise öğretmenleri"nden de kısaca söz edeyim: Fakülte sayısı gibi lise sayısı da sınırlı bu dönemin Türkiyesi''nin lise öğretmenleri olumlu olarak daha da bir farklıymış. Behçet Necatigil, Ahmet Hamdi Tanpınar, Reşat Nuri Gültekin''den edebiyat öğrenilen lise yıllarını hatırlayın mesela...
Benim de tanık olduğum dönemde kısaca "Gazi Eğitim" olarak adlandırılan kurumdan mezun olanlar ise, liselere değil ortaokullara öğretmen tayin edilirdi. Ancak gel zaman git zaman (bu süreçte okul ve okullaşma oranının artması gerçeğini unutmayarak) öyle bir dönem geldi ki, "Gazi" mezunları da lise öğretmeni olarak görev yapmaya başladılar. "Gazi" mezunları (da) kızmasın ama – okul ve okullaşma oranının artmasını unutmuyoruz- ülkenin ortaöğretim sisteminin niteliğinin olumsuz yönde gelişmesi bu dönemde başladı.
O halde (yine ünlü soru!) bugün ne yapmalı?
Bu soruyu -kendi hesabıma- şöyle cevaplıyorum:
Eğitim fakülteleri ve fen-edebiyat fakültelerinin mezunları "formasyon" gibi ne işe yaradığı belli olmayan bir süreçten geçmek zorunda kalmadan lise öğretmenliği için açılan kadrolara başvururlar. Adaylar arasında yapılacak seçim bugün olduğu gibi "formasyon+KPSS" gibi bir seçme yöntemi yerine özel olarak hazırlanmış bir sınava bağlanır. Farklı bilim dallarında yapılacak olan bu sınavın sorularını üniversite öğretim üyelerinden oluşacak bir heyet belirler. Sınav kâğıtlarının değerlendirilmesi de bu heyetin gözetiminde belirlenmiş öğretim üyeleri tarafından yapılır. Sınavlar matematik ve fen bilimleri gibi "çoktan seçmeli" yöntemin uygulanabileceği dallar dışında basbayağı soru/cevap şeklinde olur. Mesela diyelim "Tarih" öğretmeni olmak isteyen adayın "Tarih nedir?" gibi okkalı bir soruya -eline kalemi alarak- cevap vermesi istenir. "Edebiyat" öğretmeni olmak isteyen adayın da soruları cevaplamaya benzer şekilde mesela "Edebiyat nedir?" sorusundan başlaması istenir.
Önerdiğim yöntem içinizden bazılarına fazla "uçuk" ya da "ütopik" geliyor ise, gelmesin... Çünkü önerdiğim yöntemle lise öğretmeni istihdam eden ülkeler tabii ki mevcut.
Başlıklar :

