Meclis-i Meşâyih tecrübesi bugüne ne söylüyor?
04:00, 23/08/2026, Pazar
Yeni Şafak

Üsküp Rifai Tekkesi’nde zikir.
Klasik dönemde büyük ölçüde vakıf gelirleriyle ayakta duran tekkeler, bazı istisnalar dışında devletle uyum içinde varlıklarını sürdürüyordu. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla birlikte Bektaşilik yasaklandı ve Bektaşi tekkeleri kapatıldı. Evkaf-ı Hümâyun Nezaretinin kurulmasıyla tekkeler mali ve idari bakımdan daha sıkı denetim altına alındı. Devlet bu düzenlemelerle tarikatları bütünüyle ortadan kaldırmak yerine daha nizamî ve denetlenebilir hâle getirmeyi amaçlıyordu. Bu yazıda, devlet ile tarikatlar arasında kurulan bu yeni ilişkinin en önemli kurumlarından biri olan Meclis-i Meşâyih tecrübesini ele alacağız.
İslâm medeniyetinin temel unsurlarından biri olan tasavvuf ve onun kurumsal hâli olan tarikatlar, tarih boyunca hem müminlerin manevi yolculuğunda hem de toplum hayatının şekillenmesinde önemli bir rol oynadı. Osmanlı Devleti de tarikatları ve onların faaliyet mekânları olan tekkeleri dinî ve kültürel hayatın ayrılmaz bir parçası olarak gördü. Klasik dönemde büyük ölçüde vakıf gelirleriyle ayakta duran tekkeler, bazı istisnalar dışında devletle uyum içinde varlıklarını sürdürüyordu.
On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde, merkezileşme adımlarının hızlanmasıyla devletin tarikatlarla ilişkisi de değişti. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla birlikte Bektaşilik yasaklandı ve Bektaşi tekkeleri kapatıldı. Şeyhülislamlık daha merkezî bir yapıya kavuşurken Evkaf-ı Hümâyun Nezareti’nin kurulmasıyla tekkeler mali ve idari bakımdan daha sıkı denetim altına alındı. Devlet bu düzenlemelerle tarikatları bütünüyle ortadan kaldırmak yerine daha nizamî ve denetlenebilir hâle getirmeyi amaçlıyordu. Bu yazıda, devlet ile tarikatlar arasında kurulan bu yeni ilişkinin en önemli kurumlarından biri olan Meclis-i Meşâyih tecrübesini ele alacağız.
Meclis-i Meşâyih nasıl kuruldu?
Meclis-i Meşâyih, Osmanlı Devleti’nin tarikatları idari denetim altına alırken onların kendi iç dinamikleriyle yönetilmesine de imkân tanıyan özgün bir denetim mekanizmasıydı. Meclis’in kurulması yönündeki ilk irade 1864 yılında çıktı. Fakat Evkaf Nezareti ile yaşanan yetki tartışmaları sebebiyle kurum hemen faaliyete geçemedi. Şeyhülislam Mehmed Refik Efendi’nin girişimleriyle hazırlanan 17 maddelik nizamname tasarısının Meclis-i Vâlâ tarafından onaylanmasının ardından Sultan Abdülaziz, 15 Kasım 1866 tarihli iradesiyle Meclis-i Meşâyih’i resmen kurmuş oluyordu. Meclis, yaklaşık iki yıl süren hazırlık ve yetki tartışmalarının ardından çalışmalarına başladı.
Meclis’in ilk üyeleri, tarikatlar arasındaki çeşitliliği ve dengeyi gözeten bir anlayışla, İstanbul’da mukim farklı yol ve meşreplerin saygın şeyhleri arasından seçildi. Kaynaklarda “sülehâ-yı meşâyih” olarak anılan bu isimler, dönemin tasavvuf çevrelerinde itibarıyla öne çıkan kişilerdi. Meclis’in başında Yenikapı Mevlevihanesi Şeyhi Osman Selahaddin Efendi bulunuyordu. Murad Molla Tekkesi Nakşî Şeyhi Feyzullah Efendi, Kadirîhane Postnişini Şerafeddin Efendi, Merkez Efendi Tekkesi Sünbülî Şeyhi Nureddin Efendi, Sütlüce Sa‘dî Şeyhi Ata Efendi, Eyübî Şeyh Mustafa Efendi ve Nasûhî Halvetî Şeyhi Muhyiddin Efendi de ilk azalar arasında yer aldı. Farklı tarikatları bir araya getiren bu yapı, devletin tekkeler üzerinde doğrudan denetim kurmak yerine, tasavvuf çevrelerinin kendi meselelerini ehliyetli ve saygın şeyhler aracılığıyla yine kendi içlerinde çözmesini istediğinin işaretidir.
Meclisin temel kuruluş amacı, 1866 Nizamnamesi’nin 13. maddesinde şu ifadelerle açıklanıyordu: “Turuk-ı aliyyenin şeref-i aslîsine lâyık olan hüsn-i sülûkünün devâm u terakkîsi ve aksi hâlâtın men’ u ıslahı.” Yani amaç, tarikatların taşıdığı şerefe uygun güzel hâl ve davranışların devamını sağlamak, bunlara aykırı durumları ise önlemek ve düzeltmekti. Devlet, tarikatları kapatıp işlevsiz hale getirmek yerine ehliyetsiz kişilerin şeyhlik makamına geçmesini önlemeyi, mensuplar arasında yaşanabilecek anlaşmazlıkları çözmeyi, tekkelerin irşat ve ahlak eğitimi görevlerini gereği gibi sürdürmesini sağlamayı hedefliyordu. Bununla birlikte Meclis-i Meşâyih doğrudan dönemin en yüksek dinî otoritesi olan Şeyhülislamlığa bağlıydı. Meclis’in aldığı kararlar da Şeyhülislamın onayından geçtikten sonra resmiyet kazanıyordu.
Teşkilatlanma ve imtihan sistemi
İlk nizamnamenin zamanla ihtiyaçlara cevap veremez hâle gelmesi üzerine Meclis-i Meşâyih, 1891 yılında 22 maddelik yeni bir nizamname hazırladı. “Meclis-i Meşâyih Talimatı” adıyla yürürlüğe giren bu düzenleme, meclisin idari yapısını yeniden belirlerken yetki alanını da İstanbul’un dışına taşıyarak bütün Osmanlı coğrafyasını kapsayacak şekilde genişletti. Yeni düzenlemeyle Meclis’in teşkilat yapısı yeniden düzenlenirken İstanbul dışındaki tekke ve şeyhlik meselelerinin de daha sistemli biçimde merkezî denetim altında ele alınmasının önü açıldı.
1891 düzenlemesiyle İstanbul dışındaki şeyhlik tevcihlerinde mahallî inceleme ve imtihan usulü daha belirgin hâle getirildi. Taşrada boşalan şeyhlik makamlarına atanacak adayların ehliyetleri bulundukları yerde oluşturulan heyetler tarafından sınanıyor, yapılan imtihanın sonucu ve hazırlanan mazbata nihai değerlendirme için İstanbul’a gönderiliyordu. Taşrada boşalan şeyhlik makamlarına atanacak kişiler için bu kurullar tarafından yirmi soruyu geçmeyen meşihat imtihanları düzenleniyordu. Sınavda en yüksek liyakati gösteren adaya ait evrak ve hazırlanan mazbata, son kararın verilmesi için İstanbul’daki Meclis-i Meşâyih’e gönderiliyordu.

1935 yılına ait bu fotoğrafta Otakçılar’daki Mustafa Paşa Tekkesi harap halde.
Tekkelerin düzenli biçimde denetlenmesi için “Merâkiz-i Tekâyâ” adı verilen bir uygulama da geliştirilmişti. İstanbul’daki tekkeler, herhangi bir tarikat ayrımı gözetilmeden, coğrafi yakınlıklarına göre önce 35, daha sonra 15 merkez tekkeye bağlandı. Her bölgedeki şeyhler, denetim görevini üstlenecek iki kişiyi gizli oyla kendi aralarından seçiyordu. Tekkeler de yoklama ilmühaberleri aracılığıyla düzenli olarak kontrol ediliyordu.
“Merkezlerde haftada birer saat urefâ-yı ümmetten birer zât tarafından turuk-ı aliyyenin gayât ve makasıd-ı âliyyesiyle ahlâk-ı fâzıla-i İslâmiyyeye dâir umûm için asrî mev’iza-i dîniyye îfâsına ihtimâm edilecektir”
Merâkiz-i Tekaya Talimatnâmesi’nin yukarıdaki beşinci maddesinde görüldüğü üzere merkez tekkelerde, ümmetin arifleri tarafından haftada bir saat tarikatların amaçları ve İslam ahlakı hakkında herkesin anlayabileceği, “çağın ihtiyaçlarına uygun” dinî vaazlar verilmesi öngörülüyordu. Bütün bu düzenlemeler, şeyhlik makamını denetimsiz biçimde babadan oğula geçen bir görev olmaktan çıkararak adayın dinî ilimlerdeki bilgisini ve tarikat adabındaki yetkinliğini esas alan liyakat merkezli bir yapıya dönüştürmeyi hedefliyordu.
II. Meşrutiyet sonrası düzenlemeler
Sultan Abdülhamid Han döneminde devlet, geniş toplumsal nüfuza sahip bazı tarikat ve şeyh çevreleriyle yakın ilişkiler kurarak onların etkisinden iç ve dış siyasetin çeşitli alanlarında yararlandı. Bununla birlikte tarikatların faaliyetleri merkezî idarenin gözetimi altında tutulmaya devam etti. İttihat ve Terakki döneminde ise tekkeler üzerindeki bürokratik denetim daha sistemli hale getirildi. Bu süreç, 5 Mart 1918 tarihli Meclis-i Meşâyih’in Tevsii Kanunu’nun ardından Temmuz 1918’de yürürlüğe konulan yeni Meclis-i Meşâyih Nizamnamesi ve onu tamamlayan talimatnamelerle en ileri noktasına ulaştı.
1918’de çıkarılan mevzuat, tekkenin ne olduğunu tasavvufun asli gayesini öne çıkaran şu ifadelerle tanımlıyordu: “Tekye: Bir şeyhin zâhiren ve bâtınen idaresi altında olup derûnunda dervişân ve muhibbânın ikamet ve mülâzemetleriyle seyr ü sülûkun ve tehzîb-i ahlâk ve iktisâb-ı feyz ve kemâlât eyledikleri müessesât-ı hayriyyedir.” Yani tekke; bir şeyhin maddi ve manevi idaresi altında dervişlerin seyr ü sülûk ettiği, ahlakını güzelleştirdiği, feyiz ve olgunluk kazandığı bir hayır kurumu olarak görülüyordu. Bu tanımdan hareketle Osmanlı Devleti’nin son yıllarında dahi tekkeleri ortadan kaldırmayı değil, onların manevi ve ahlaki işlevlerini koruyarak dönemin şartlarına uygun biçimde yaşatmayı amaçladığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bu dönemde Meclis-i Meşayih bünyesinde kurulan “Encümen-i İlmî”, tasavvuf ve tarikatlarla ilgili ayrıntılı incelemeler yapmakla görevlendirildi. Şeyhlik makamına ilmî ve tasavvufî bakımdan ehil kişilerin gelmesini sağlamak amacıyla adayların dinî ilimler ve tarikat bilgisi bakımından yeterlilikleri ayrıntılı biçimde sınanıyordu. Meclis kayıtlarında adaylardan Arapça ve dinî ilimler alanındaki bilgilerini ortaya koymalarının istendiği, bunun yanında tasavvuf ve tarikatın temel meselelerine ilişkin sorular yöneltildiği görülmektedir. Ayrıca “Tarikat nedir?”, “Tarikat adabı nedir?”, “Nefsin mertebeleri nelerdir?” ve “Tarikatta sülûkten maksat nedir?” gibi seyr ü sülûk ve manevi olgunlaşmaya dair sorular yöneltiliyordu. Sınava girmeyi reddeden veya başarısız olan adayların atamaları iptal ediliyor, tekkeye vekâleten getirilmelerine izin verilmiyor ve vakıf tahsisatları kesiliyordu. Böylece tarikatların yozlaşma ve ehliyetsizlikten korunması, kendi gelenekleri içinde daha sağlam bir istikamette yoluna devam etmesi amaçlanıyordu.
Cumhuriyet dönemi ve büyük kırılma
Birinci Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında ulema ve meşayih, işgal kuvvetlerine karşı yürütülen vatan savunmasında fiilen yer almış ve toplumsal direnişin güçlenmesinde önemli rol oynamıştı. Dini söylemi Milli Mücadele hareketinin asli bir unsuru haline getiren Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun tavrı ise Lozan görüşmeleri esnasında belirgin bir biçimde değişmiş ve İkinci Meclis’e geçişle beraber dini alana yönelik tavırda hissedilir bir kırılma yaşanmıştı. 30 Kasım 1925’te kabul edilen ve 13 Aralık 1925’te yürürlüğe giren 677 Sayılı Kanun ile bütün tekke, zaviye ve türbeler resmen kapatıldı, şeyhlik ve dervişlik gibi unvanlar yasaklandı.
Tekkelerin hiçbir ayrım gözetilmeden topluca kapatılması, asırlardır devam eden tasavvufi irfan geleneğinin kurumsal zeminini ortadan kaldırarak toplumun manevi hayatında büyük bir boşluk doğurdu. Yasal varlık imkânını kaybeden tarikatların büyük çoğunluğu faaliyetlerini sonlandırmak zorunda kalırken bir kısmı da kayıt dışı ve gözlerden uzak biçimde sürdürmek zorunda kaldı. Osmanlı döneminde Meclis-i Meşâyih ve Şeyhülislamlığın gözetimi altında, şeriat ve liyakat ölçüleri içinde faaliyet gösteren geleneksel kurumlar da resmî meşruiyetlerini yitirince denetimsiz bir dönüşüm sürecine girdi.
Gizli saklı ve devlet nezdinde gayri meşru biçimde varlığını sürdürmeye çalışan bu yapıların çoğu, dinî hayat üzerindeki baskıların yoğunlaştığı dönemlerde ilmî ve irfani geleneğin sonraki nesillere aktarılması için büyük hizmetlerde bulundu. Medrese eğitiminin, tasavvuf terbiyesinin ve dinî bilginin kesintiye uğramaması büyük ölçüde onların gayretleri sayesinde mümkün oldu. Fakat azınlıkta da olsa bazı yapılar, hukuki bir zeminden ve kurumsal denetimden mahrum kaldıkları için Cumhuriyet tarihinin belirli dönemlerinde kadim tasavvufun nefs terbiyesi, ahlak tezkiyesi ve manevi olgunlaşma hedeflerinden uzaklaştı. İrfani gelenek ve tasavvufi silsileyle bağları zayıflayan bu gruplar, şeyhin manevi rehberliğini esas alan yapılardan lider etrafında örgütlenen menfaat çevrelerine dönüşebildi. Bu tarihî tecrübe ister istemez şu soruyu akla getiriyor: Meclis-i Meşâyih gibi denetim kurumları ortadan kaldırılmasaydı, tarikatlar yasaklanıp yer altına itilmeseydi ve dindarlık kamusal hayattan dışlanmaya çalışılmasaydı, yakın tarihimize tesir eden yozlaşmış sözde dinî yapılar kendilerine böylesine geniş bir gelişme alanı bulabilir miydi? Yaşanan tecrübeler dinî yapıların hukuki bir zeminde varlık göstermesinin ve kendi gelenekleri içinde denetlenebilmesinin önemini açıkça ortaya koyuyor. Bu açıdan Osmanlı’nın kurduğu Meclis-i Meşâyih, günümüz için de üzerinde düşünülmeye değer bir tarihî model olarak önümüzde duruyor.