Adam suça bulaştığının farkında değil. Yani, yaptığı ''şey''in suç olduğunu bilmiyor. Yani, ona göre suç olmayan şey, başkalarına göre suçun dikalası…
Karakoldan tebligat geliyor. Belirtilen saatte savcılığa gidiyor ancak ifadesini vermek için saatlerce bekliyor. Savcının kalemi, daha önemli şahıslar geldiği için habire onun ''hesap vermesi''ne engel oluyor.
Nihayet savcının huzurunda…
Suçu, türkü söylemek…
Herkesin zaman zaman terennüm ettiği türküyü, bir gösteri sırasında yüksek sesle söylemek.
Ama savcı, adamın duruşundan rahatsız... Türkü söylemesi pek önemli değil ama savcının karşısında ifade verirken hazır olda durmaması olumsuz bir puan.
Hazır olda durmadığı ve üstelik türkü söylediği için dava açılıyor hakkında…
Sonrasını, bilmiyorum.
* * *
Trafik polisi arabayı durduruyor. Ne olduğunu anlayamayan şoföre emirler yağdırmaya başlıyor: Arabadan in. Elini başının üzerinde kilitle. Ayaklarını aç. Yüzünü arabaya dön. Kimlik, ehliyet, ruhsat… Ne iş yapıyorsun. Gazeteci ha… Emirleri ben veriyorum. Soru soramazsın…
* * *
Acil bir telefon geliyor. Aracını, öyle denk geldiği için bir askeri tesisin yakınına park etmek zorunda kalıyorsun. İnzibatlar koşturuyor: Komutanın emri var, arabanı çek. Anlamasını bekliyorsun. Uzayınca nöbetçi komutan geliyor. Başlıyor emir yağdırıyor: Arabayı buradan çek. Askeri alanın dibindesin. Ama yol, kamu… Karşı çıkma, hemen arabanı çek! Dinlemiyor…
* * *
Ortada akıl almaz bir vesayet mirası var ve bu gelenekten beslenenler kanları/canları pahasına statükoya direniyor. Mesela polise, sadece görevini yap, bana hakaret etme diyemiyorsun. Savcıya işini yap, ifademi al, suçluysam davanı aç, diyemiyorsun. Komutana, çok önemli bir telefon görüşmesi yapmam gerekiyor, trafik suçu işlememek için, aracımı burada durdurup iki dakika telefon görüşmesi yapmam gerekiyor, diyemiyorsun. Doktora derdini anlatamıyorsun, öğretmene, patrona…
En iyi mekanları, en güçlü makamları, en lüks araçları, en gelişmiş semtleri, ''Beyazlar''ın işgaline veren ve buna göz yuman erk, statükonun bozulmasını istemiyor. Çünkü bu düzenden kendine rant devşiriyor.
* * *
Son YAŞ toplantısında, sınıfsal tahakkümün, asker vesayetinin ve bu vesayetin geleneğe dön(üş)müş itaat mekanizmasının nasıl bir anda –zorla da olsa- bozulduğuna şahit olduk. Olup biteni kâr hanesine yazıp, zil takıp oynamamak gerek ancak bir hakkı da teslim etmek lazım: Türkiye''de bir şeyler oluyor. Yani, bir taraf ''höt'' deyince karşısındaki kuyruğu kıstırıp, ''peki efendim'' demiyor artık. Hakkını arıyor. Eğer kendi hakkı yoksa, milletinin hakkını arıyor. Hesap soruyor daha da önemlisi. Reste restle karşı çıkma dirayetini gösteriyor. ''Her zaman, her dilediğiniz, her istediğinizde olmayacak artık'' anlamına gelecek omurgalı tavır sergiliyor.
İşte bunun adı normalleşme…
Herkes ait olduğu yerlerde, kendilerine emanet edilmiş koltuklarda oyun oynamayacak artık. İşini yapacak. Askerini, polisini, öğrencisini, evladını eğitecek. Ülkenin birlik ve bütünlüğüne göz dikenlere karşı caydırıcı projeler üzerinde çalışacak. ''Öteki''leştirmeyecek, kendinden olana düşman kesilmeyecek, empati kuracak, inanacak, saygı görmek için saygı gösterecek…
* * *
Polis, suçlu olsa da olmasa da, aracını durdurduğu herkese ''vatandaş'' muamelesi yapacak. Doktor hastasını hazır olda bekletmeyecek. Savcı, güler yüzle karşılayacak suç isnat edilen vatandaşı. Öğretmen, öğrencisini sadece eğitecek ve öğretecek…
Her kim olursa olsun, kişi ''kendisi için istemediğini başkası için istemeyecek.''
O zaman görecek ki, her şey normalleşecek ve herkes haddini, hududunu, hukukunu bilecek.
Ve aslında görecek ki, bütün bu alavere-dalavere işlerine gerek kalmayacak…
Yapılması gereken şey, sadece tercih yapmak…
Bütün mesele de bu…
Başlıklar :

